Rezzak Olan Allah — Bâkî Olan Allah Nedir?
Rezzak Allah — Yediren, Doyuran, Giydiren Allah Nedir?
Bâkî Olan Allah — Batmayan Güneş Olan Allah Nedir?
(Kar©glan'ın 10 Kasım 2017 Vaazı)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve Allah, insanları ve cinleri sadece Allah'a kul olsunlar diye yarattı. Allah onlardan (hiç) bir rızık da istemiyor ki onu doyurmalarını da istemiyor; yahut buna da ihtiyacı yok. O, halbuki sizin için lazım olan... Muhakkak ki Allah, O, sizlere rızık verebilecek tek güç ve kuvvetin asıl sahibidir.
Meali:
Sadakallahul Aziym — ZÂRİYÂT Suresi 56, 57, 58. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İktisada riayet eden fakirliğe düşmez." Veya: İktisat eden zenginleşir, israf eden fakirleşir.
(Hadis-i Şerif; Bezzâr)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz.
— Yunus Emre
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz:
1. Ömrünü nasıl geçirdi?
2. İlmi ile nasıl amel etti?
3. Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcetti?
4. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?
(Hadis-i Şerif; Tirmizî)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yu'minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn.
Meali:
Esteuzubillah
Onlar (takva sahipleridir) ki, gaybe (gaybte Allah'a) îmân ederler, namazlarını kılarlar ve onlara verdiğimiz rızıklardan da infâk ederler (başkalarına da verirler).
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 3. ayet
**Dinî Hikâyeler**
**Hz. Musa Aleyhisselâmın Ümmeti:**
"Yâ Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız" dediklerinde Musa Aleyhisselâm onları azarladı. "Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir" diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Tûr-i Sina'ya çıkıp bazı münâcâtta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:
"Yâ Musa! Neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?"
Musa Aleyhisselâm:
"Yâ Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zât-ı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden berîdir" dedi.
Allah (c.c.):
"Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim" buyurdu.
Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti. Hazırlığa başlandı; koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip:
"Yâ Musa! Uzak yollardan geldim, acım; bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım" dedi.
Hz. Musa:
"Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek" dedi.
Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir hâlâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, hâlâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.
İkinci gün Hz. Musa Tûr'a gidip:
"Yâ Rabbi, mahcup oldum; ümmetim: 'Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı' diyorlar" dediğinde, şöyle hitap olundu:
"Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin; bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı."
Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:
"Yâ Rabbi, bir ihtiyar geldi sadece; o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur?" dediğinde Cenabı Allah:
"İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım; ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz" buyurdu.
Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Yiyip için, giyinin ve tasadduk edin. Fakat israf ve kibirden sakının!"
(Hadis-i Şerif; Buhârî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Zühd 47)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ min dâbbetin fîl ardı illâ alâllâhi rızkuhâ ve ya'lemu mustekarrahâ ve mustevdeahâ, kullun fî kitâbin mubîn.
Meali:
Esteuzubillah
Ve yeryüzünde yürüyen bir canlı yoktur ki; onun rızkı, Allah'ın üzerine (Allah'a ait) olmasın. Ve onun karar kıldığı, kaldığı yeri de bilir (öldükten sonraki) ve onun emaneten geçici durduğu yeri (dünyadaki yerini de) bilir. Bunların hepsi Kitab-ı Mübîn'dedir (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.
Sadakallahul Aziym — HÛD Suresi 6. ayet
Dedik ki: Cennet de bu dünyada kurulmuş, cehennem de bu dünyada kurulmuş. Ve mesela dedik: Elimizi uzatınca marketten yahut pazardan gidip ekmeden, biçmeden, sulamadan mesela domates alabiliyoruz. Ama işte bizler pazardan yahut marketten alabilirken, o aldığımız domatesi ekip biçip ve eziyetini, çilesini çeken bir de çiftçi amcalarımız var. Peki onların cenneti neresi o zaman demek lazım? Ve o çileyi çekip, eziyeti çekip ekip biçen çiftçi amca, 1 kilo domates için mesela 65 kuruş kazanıyor. Arada aracı alıyor, onu pazara satıyor; o da ekmeden biçmeden, o çileyi çekmeden, arada alıp satarak yine bir 65 kuruş da o kazanıyor. Ve pazarcıya domatesi mesela 1,30 liraya satıyor. Ve pazarcı amca yine ne ekdi ne biçdi, ne de tarladan ta pazara getircen diye bir çile çekti; ta önüne kadar kamyon getirdi, indirdi, pazarda yahut markette tezgâha koydu; ve o da 65 kuruş da o kâr koydu. Ve etti 1,95 liraya yahut 2 liraya sattı. Ve bizler de gidip tüketici olarak pazardan 2 lira verip kilo kilo domatesi uzanıp alıyoruz.
Burada cehennemi kim yaşıyor? Çiftçi amca... Çilesi, zorluğu, çamuru, toprağı, yorgunluğu ile çilesini çeken o. Bizler burada cennet ehli olduk. Amma işte çiftçi amca "Ben domatesi 65'e vermeycen, 67 kuruşa satcan" derse, bu pazara varasıya 6 kuruş daha zam alıp da varıyor. Ve biz bunu böyle 2 lira yerine 2,60'a almaya razı olmuyoruz ve "Pahalı" diyoruz, ve ucuza satan pazarcı arıyoruz. Halbuki çileyi çeken çiftçi amca bundan ancak iki kuruş kâr edecek. Belki borcu var, belki derdi var; hasta oldu, ilaç alacak. Yani işte fakire fakirce katkı iki kuruş, zengine zengince katkı, ona da iki kuruş. Amma bu iki kuruş emektarın hakkı mı, yoksa pazarcının hakkı mı demek yok mu?
Peki bu aracı, arada tarladan alıp gelip pazara satan, çok mu akıllı da öyle ekmeden biçmeden 65 kuruş kazanıyor? Hayır, o da çiftçi amcadan daha akıllı değil. Amma onun da çilesi var; tarladan aldı amma işte pazara yetiştiremezse çürür, bütün mal zarar olur. Yine satacak pazar bulamazsa mal elinde kalır, yine zarar eder. Onun çilesi de kendine göre; yine çile ve cehennem. Peki üç emektar, ve üçü de 65=65=65 kuruş kazanıyor; amma üçünün de ağırlığı aynı değil. Çünkü çiftçinin çilesi ile aracının çilesi aynı değil; yine pazarcının çilesi yine aynı değil, yine marketçinin çilesi aynı değil.
Öyle olunca sanki bizim köylü, köy kafesinin ve dükkânının eski sahibi Musti Amca'nın, ben çocukken bana sorduğu soru aklıma geliyor. Dedi ki: "Sen okuyormuşsun, akıllı çocukmuşsun, haydi cevap ver bakalım" dedi. "100 kilo pamuk çuvalı mı ağır, yoksa 100 kilo demir çuvalı mı ağır?" dedi. Ben dedim: "İkisi de aynı." O da: "O zaman" dedi, "ayağına bir 100 kilo pamuk çuvalı düşse mi ayağın acır, ağrır? Yoksa 100 kilo demir düşse mi?" diye sordu. Ben dedim: "Tabii ki demir ayağı kırar." O zaman dedi: "Bak, aynı değilmiş 100 kilo pamuk ile 100 kilo demir" dedi.
Yani öyle olunca, çiftçinin cehennemi ve çilesi ile pazarcının cehennemi ve çilesi aynı ağırlıkta değil demek ki. Çiftçininki sanki 100 kilo demir çuvalı gibi, ve pazarcınki de belki 100 kilo pamuk çuvalı gibi yani. Ve biz pazarda iki kuruş pahalı diye ucuz pazarcı arıyoruz. Biz tüketicilere çiftçi amca dese ki: "Gel sen ek biç, ve ben sana 67 değil 70 sent veren" derse, kimse ekip biçmeye razı gelmez, o çileyi çekmeye razı gelmez. Hatta denese bile, ilmi bilmediğinden o kadar verim alıp masrafını kurtaramaz belki.
Benim seram var; her sene neredeyse seraya biber fidesi dikiyoz, yahut salatalık, domates fidesi. Amma işte ona bakım masrafımı, su paramı bile kurtarmıyor. Yani sadece hobi belki. Yoksa bir fideyi 2 euroya alsam, ondan suladım, gübreledim, aldığım sadece belki 5 tane salatalık, tamamı bu. Ve ben salatalığı yeri geliyor yazın bol vaktinde 50 cente alıyorum. Öyle olunca 2,5 liraya 5 tane salatalık hazır alabiliyorsun. Amma işte peki benim su param nerede, benim yaptığım emek ve zaman nerede? Yani öyle sakin çiftçinin emeğini hor görmeyin. Onlar o çileyi çekip de, o eziyeti çekip de ekmese, biçmese, bizler nereden hazır alıp, elimizi uzatıp da bu cennet gibi hayatı yaşarız? Öyleyse çiftçinin emeğine saygı duyalım ey insanoğlu.
Amma onlar da fırsatı ele geçirdik diye milleti kazıklamaya kalkmasınlar. Yani herkes hakkını korur ve vicdanı ile hareket ederse, ne çiftçi zarar eder, ne aracı, ne de pazarcı. Çünkü eğer çiftçi ilk 65 kuruşu kazanmazsa, yani tüketicinin vereceği 65 kuruş olmazsa, bu sefer ne çiftçi olur, ne aracı. Veya ikinci kazanç olan aracı olmazsa, o aracının vereceği 65 kuruş olmasa, mal pazara gelmez; pazardan elimiz boş döneriz. "Bu hafta yollar kapalıymış, mal gelmemiş" diyorlar ya bazen kışın. Yani öyle olunca aracı olmazsa mal pazara, markete gelmez. Yine çiftçi olmazsa, çiftçinin masrafı olan para olmazsa, ne domates olur, ne aracı olur, ne de pazarcı. Ve pazarcının vereceği 1,30 lira olmazsa, ne çiftçi olur, ne aracı. Öyle olunca çark çarka bağlı, çark çarka bağlı.
Ve Allah işte, bazılarına cenneti tattırırken, bazılarına cehennemi yaşatıyor. Yine çiftçi amca ekdi biçdi, çile çekdi ve domates, biber üretti. Amma çiftçi amca da akşam eve gittin mi internete girecek yahut televizyon seyredecek; cereyan parası veya televizyon alması lazım. Çünkü o da televizyon üretemiyor; o da gidip marketten, elektrik elektronik mağazasından elini uzatıp, bu sefer o domatesten kazandığı para ile televizyon alıyor, yahut internet bağlatıp dünyayı seyrediyor. Öyle olunca o da cehennem içinde bir de cennet hayatı yaşıyor; o da elini uzatıp alıyor bu devirde. Yani cennet ve cehennem iç içe girmiş vaziyette ve bu dünyada kurulmuş vaziyette. Birileri cehennemi, birileri ise her an cenneti tadıp yaşıyor yani.
Yine diyorlar ki Türkiye'mizde ve dünyada günde binlerce ekmek israf ediliyor diyor; bu israfın önüne geçilse diyor, bilmem kaç tane fakir doyar diyorlar, bilmem kaç tane fabrika yapılır falan filan. Yani rakamsal istatistik yapıp da yazıp da aklınızı karıştırmak istemiyorum burada. Amma yani rakamlar çok yüksek bu konuda. Amma sanki bu ekmek israfının önüne geçince dünyayı kurtarıverecekmişiz gibi laflar edenler var. Halbuki çark öyle dönmüyor. Çünkü mesela o artan ekmekler fırında veya restoranlarda israf edilmeyip de bayatlayan ekmekler halka, fakirlere bedava dağıtılsa... Bu sefer düşünün, bizler Müslüman devlet sahibiyiz; yenilere de Ramazanlarda bir yerlerde birileri iftar yemekleri dağıtıyor. Ve adamlar ihtiyacı varsa da, yoksa da oraya kuyruğa giriyor, hazır bedava yemek yiyor. Ya kardeşim, bu yemek fakirler için verildi; senin ihtiyacın yok. Ee neymiş? Eve iftara yetişemeyecekmiş; o da sıraya girip burada iftar yapmak istemişmiş. Yani bahane çok, bedava yaaaa... Yani hakkı olan da yiyor, hakkı olmayan da. Öyle olunca malın ucuzu bol olunca, herkes ucuzunu ve bedava olanını tercih edecektir. O zaman bu sefer ekmekçi zarar edip batacaktır. Her gün taze ekmekleri alan birkaç kişinin vereceği para ile bu sefer ekmekçi çarkı dönmeyecektir. Öyle olunca onların onları bedava vermesi ve israfın önüne geçmesi güzel amma, çark dönmez. İnsanoğlunun hepsi aynı: "Beleş bomba olsun da karnımda patlasın" ahlakı var. Öyle olunca kim beleşi sevmez?
Yani öyle olunca o ekmeklerin israf edilmemesi demek belki, onları lokanta ve restoran ve otellerden toplayıp da hayvan bakım evlerinde aç hayvanlar doyurulursa, onlar ancak onların hakkı olabilir. Çünkü ben köydeyken Türkiye'de tarlada buğday ekip biçiyorduk. Ve ben daha çocuğum, ve tarla biçildikten sonra da, o vakitler tırpan tutacak kadar olmadığımız için, ablam, annem toplarken, ben de işte bazen tırmıkla kalan gideni topluyordum. Ve baktım ki yerde ucundan kopmuş birçok başak kalıyor tarlada. Ve çocuğuz ya, babama dedim: "Bak, bu başaklar tırmığa gelmiyor" dedim; "Onları tırmık almıyor, toplamıyor, yerde kalıyor." Babam rahmetli de dedi ki: "Onlar kurdun kuşun, karıncanın hakkı oğlum; onlar toprağın bereketi" dedi. "Yani onları almak olmaz; onlarla da karıncalar doyacak, kurt kuş doyacak" dedi.
Yani adamlar Singapur'da vertikal tarla ekim biçimini icad etmişler. Ve amca diyor: "Bu az arazisi olan devletler ve kimseler bu sistemle milletini doyururlar, dünya açlığını doyurabilirler; çok araziye böyle ihtiyaç yok" diyor. Sistem ise bu:
[attachment=38444]
Vertical Farming Modele
Yatay çokça apartman yerine, çok katlı bina yapıp az alana çok insan sığdırmak gibi, bu çiftçilik yöntemi de işte az arazi kullanıp çok ürün almak gibi. Ve adamlar bir de raylı, çarklı sistem yapmışlar ve çanaklar koymuşlar; ve çanaklar aşağı yukarı hareket ediyor. Ve yukarı gelen çanak ve çark daha çok güneş ışığı alıyor; alta gelen çanak gece gibi oluyor. Ve tek sistem yaklaşık 16 saatte devir ediyormuş. Ve böylece çok ürün alınıyor. Ve böylece dünyayı doyurmak hususunda iyi bir buluş. Kimden? Singapurlu amcalar icad etmiş. Evet, çok güzel, iyi fikir. Fakat ters etkileri ise: Bu bir sera içinde; ve artık benim babama sorduğum başaklar bile israf edilmeyecek ancak... Peki bu karıncaların, kurdun, kuşun hakkı olan o başaklar olmazsa, kuş türleri, karıncalar, börtü böcek ölür; bu başaklarla beslenen böcek türleri ölür bu sefer. O zaman dünyadaki yine her bir canlı ayrı bir çarkı temsil ediyor; ve her birinin dünyamıza ayrı ayrı katkısı var. Onlardan biri çarktan eksilirse ekoloji bozulur bu sefer de. Öyle olunca yani ekolojiyi de korumak lazım. O zaman kurdun, kuşun hakkı ve hukuku olanları, o başakları bu sefer kendi elimizle saçmamız gerekecek yani. Kâinat çarkının işlemesi için bu şart.
Öyle olunca yani evet, her yeni buluş hayatımıza binlerce katma değer getirdiği gibi yan tesirleri de var. Onları izale edebilirsek dünya yine, bu mucit macit amcalar sebebiyle daha kolay ve daha yüksek cennetler hâline döner ve açlık, kıtlık yok olur. Amcaların biri düşünmese, diğer birisi düşünüp bir şeyler keşfediyorsa, o zaman bu tefekkür ehli, mucit amcaların da hayattayken kıymetini bilmemiz lazım. Ve yüksek ufuk, yüksek zikir ehlinde olur. Yani hem manen, hem maddeten zengin olmak için imanlı ve zikir ehli olmak lazım; yine şükür ehli olmak lazım yani ki, Allah ufkumuzu açıp bizlere yeni yeni buluşlar, iliminden bir nebze daha bilgi ilham edip keşfettirsin yani. Her gün biraz daha ileriye, ve en son "Adn Cenneti"ne kadar yolumuz var yani.
İşte Rezzak olan Allah, o ismini mesela ekip biçen o çiftçi amcalar, arada pazara taşıyan aracı amcalar ve pazarda, markette bize sunan amcalar eliyle, bizlerde Rezzak ismini tecelli ettiriyor. Karnın doydu; ne ile? Kahvaltıdaki peynir, zeytin ile, ekmek ile. Peki doyuran Allah'tır; Rezzak olan Allah'tır amma, Allah seni mahallendeki bakkal amcanın eliyle, ona mal satan toptancı amcanın eliyle, onu tarladan getiren kamyoncu amcanın eliyle, yine tarlada ekip biçen çiftçi amcanın eliyle seni doyurdu. Burada Rezzak kim o zaman? İşte Rezzak ismi onlarda tecelli gösterdi ve bizi doyurdu; yine Allah doyurmuş oldu, amma Allah çiftçi amca ile doyurdu yani, bakkal amca ile doyurdu yani.
Bu vaaza başladığımız dün, günlerden 10 KASIM idi; yani Mustafa Kemal Atatürk'ün bekaya göçtüklerinin 79. sene-i devriyesi idi.
Bir Mustafa var ki ismi Muhammed Mustafa; ve onun doğum günü kutlanıyor Mevlüt Kandili ile. Yine bir Mustafa var ki o da KASIM'ın babası ve Mustafa Kemal; onun ise 10 KASIM'da ölüm yıldönümü kutlanıyor. Ve etti mi iki Mustafa. Ve bir Mustafalar, Ahmetler, Mahmutlar, Muhammedler var ki ümmet-i Muhammed; onların da yeniden doğdukları gün, yani Muhammed'in yeniden doğduğu Ahmet hâli, Muhammed Mustafa'nın yeniden doğduğu Mahmut hâli, yine Ebû Bekir hâli, Osman hâli, Ömer hâli... Öyle olunca onların da yeniden doğduğu doğum günleri kutlanıyor. Ve Rabbimizin Kur'an'da Hz. İsa ve Yahya'ya hitaben olduğu söylenen bir ayet var, diyor ki Rabbimiz:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ves selâmu aleyye yevme vulidtu ve yevme emûtu ve yevme ub'asu hayyâ.
Meali:
Esteuzubillah
"Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir)."
Sadakallahul Aziym — MERYEM Suresi 33. ayet
Öyleyse Yahya kim? İsa kim? Muhammed kim? Aynı kimse mi acep? İsa'nın yeniden doğan hâliyle Muhammed mi?
BÂKÎ OLAN ALLAH NE DEMEKTİR? BATMAYAN GÜNEŞ HİKMETİ NEDİR? — KİMLERE BÂKÎ İSMİ KONULUR?
Muhammed Mustafa'nın doğum gününü, Mevlid-i Şerif'in müellifi Süleyman Çelebi şöyle tarif ediyor:
Âmine Hâtun Muhammed Anesi
Ol Sadeften doğdu ol dür dânesi
Çünkî Abdullah'tan oldu hâmile
Vakt erişdi hafta vü eyyâm ile
Hem Muhammed gelmesi oldu yakîn
Çok alâmetler belirdi gelmeden
Allâhümme salli alâ Muhammedin
ve alâ âli Muhammed
Ol Rebî-ül evvel âyın nîcesi
On ikinci gece İsneyn gecesi
Ol gece kim doğdu ol Hayr-ül-Beşer
Annesi anda neler gördü neler
Dedi gördüm ol Habîbin Annesi
Bir acep Nûr kim, güneş pervânesi
Berk urup çıktı evimden nâgehân
Göklere dek Nûr ile doldu cihân
İşte İSNEYN GECESİ demek, iki gecenin birleştiği gece olan, gündüzü gündüze bağlayan gece. 21 Haziran yaz gündönümü dönencesinde, Finlandiya veya Hollanda'dan güneş gözetlenince, akşam olup da güneş batıdan batınca, anında doğudan yeniden doğuyor. Nerede? Hollanda veya Finlandiya'dan yahut Norveç'ten belki gözetlenebiliyor bu. Yani öyle olunca işte 21 Haziran demek İsneyn gecesi demek. Veya 21 Aralık'ta ise tam tersi: Gün doğduğu anda anında yine batıyor kiş dönencesi. Yani kara delik gibi karanlık kimseler doğuyor; yani geceyi geceye bağlayan gece 21 Aralık.
Ve öyle olunca 21 Haziran'da doğan ise işte batmayan güneş; yani BÂKÎ OLAN GÜNEŞ hikmeti; yani Bâkî olan Allah hikmeti kimlerde tecelli ediyor? Allah'ın El-Bâkî ismi kimlerde tecelli ediyor? 21 Haziran'da doğanlarda; yani İkizler burcunun dibi demek. Ve zaman geldi "Bâkî" isimli çocukların tohumunu atmaya. Ve dünyamızda Bâkî isimli çocuklar azaldı. Ve şu gece ve gündüzden başlayıp çocuk yapın; ve Allah kısmet eder de piyango 21 Haziran'a vurursa ve o gün çocuğunuz doğarsa ismini erkek olursa "Bâkî" veya "Abdülbâkî" koyun; kız olursa "Bâkiye" koyun inşallah. Yani batmayan güneşler doğsun kâinatımızda. 21 Aralık'ta ise daha doğmadan ölenler, veya doğup bir nefes alıp ölenler kara delikler; eğer yaşarlarsa penguen cibilliyetli olurlar.
[attachment=38443]
Rabbim Mehdî'ye ve askerinin içinden bazı kimselere de Hz. Mevlânâ gibi batmayan güneşler çıkarsın inşallah; Bâkî ve Bâkiye bebelere nasip edip çıkarsın inşallah.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Kasım 2017 Cuma
Original Kar © glan
Rezzak Allah — Yediren, Doyuran, Giydiren Allah Nedir?
Bâkî Olan Allah — Batmayan Güneş Olan Allah Nedir?
(Kar©glan'ın 10 Kasım 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ مَا أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve Allah, insanları ve cinleri sadece Allah'a kul olsunlar diye yarattı. Allah onlardan (hiç) bir rızık da istemiyor ki onu doyurmalarını da istemiyor; yahut buna da ihtiyacı yok. O, halbuki sizin için lazım olan... Muhakkak ki Allah, O, sizlere rızık verebilecek tek güç ve kuvvetin asıl sahibidir.
Meali:
Sadakallahul Aziym — ZÂRİYÂT Suresi 56, 57, 58. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İktisada riayet eden fakirliğe düşmez." Veya: İktisat eden zenginleşir, israf eden fakirleşir.
(Hadis-i Şerif; Bezzâr)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz.
— Yunus Emre
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz:
1. Ömrünü nasıl geçirdi?
2. İlmi ile nasıl amel etti?
3. Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcetti?
4. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?
(Hadis-i Şerif; Tirmizî)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yu'minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn.
Meali:
Esteuzubillah
Onlar (takva sahipleridir) ki, gaybe (gaybte Allah'a) îmân ederler, namazlarını kılarlar ve onlara verdiğimiz rızıklardan da infâk ederler (başkalarına da verirler).
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 3. ayet
**Dinî Hikâyeler**
**Hz. Musa Aleyhisselâmın Ümmeti:**
"Yâ Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız" dediklerinde Musa Aleyhisselâm onları azarladı. "Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir" diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Tûr-i Sina'ya çıkıp bazı münâcâtta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:
"Yâ Musa! Neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?"
Musa Aleyhisselâm:
"Yâ Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zât-ı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden berîdir" dedi.
Allah (c.c.):
"Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim" buyurdu.
Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti. Hazırlığa başlandı; koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip:
"Yâ Musa! Uzak yollardan geldim, acım; bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım" dedi.
Hz. Musa:
"Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek" dedi.
Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir hâlâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, hâlâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.
İkinci gün Hz. Musa Tûr'a gidip:
"Yâ Rabbi, mahcup oldum; ümmetim: 'Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı' diyorlar" dediğinde, şöyle hitap olundu:
"Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin; bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı."
Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:
"Yâ Rabbi, bir ihtiyar geldi sadece; o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur?" dediğinde Cenabı Allah:
"İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım; ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz" buyurdu.
Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Yiyip için, giyinin ve tasadduk edin. Fakat israf ve kibirden sakının!"
(Hadis-i Şerif; Buhârî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Zühd 47)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ min dâbbetin fîl ardı illâ alâllâhi rızkuhâ ve ya'lemu mustekarrahâ ve mustevdeahâ, kullun fî kitâbin mubîn.
Meali:
Esteuzubillah
Ve yeryüzünde yürüyen bir canlı yoktur ki; onun rızkı, Allah'ın üzerine (Allah'a ait) olmasın. Ve onun karar kıldığı, kaldığı yeri de bilir (öldükten sonraki) ve onun emaneten geçici durduğu yeri (dünyadaki yerini de) bilir. Bunların hepsi Kitab-ı Mübîn'dedir (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.
Sadakallahul Aziym — HÛD Suresi 6. ayet
Dedik ki: Cennet de bu dünyada kurulmuş, cehennem de bu dünyada kurulmuş. Ve mesela dedik: Elimizi uzatınca marketten yahut pazardan gidip ekmeden, biçmeden, sulamadan mesela domates alabiliyoruz. Ama işte bizler pazardan yahut marketten alabilirken, o aldığımız domatesi ekip biçip ve eziyetini, çilesini çeken bir de çiftçi amcalarımız var. Peki onların cenneti neresi o zaman demek lazım? Ve o çileyi çekip, eziyeti çekip ekip biçen çiftçi amca, 1 kilo domates için mesela 65 kuruş kazanıyor. Arada aracı alıyor, onu pazara satıyor; o da ekmeden biçmeden, o çileyi çekmeden, arada alıp satarak yine bir 65 kuruş da o kazanıyor. Ve pazarcıya domatesi mesela 1,30 liraya satıyor. Ve pazarcı amca yine ne ekdi ne biçdi, ne de tarladan ta pazara getircen diye bir çile çekti; ta önüne kadar kamyon getirdi, indirdi, pazarda yahut markette tezgâha koydu; ve o da 65 kuruş da o kâr koydu. Ve etti 1,95 liraya yahut 2 liraya sattı. Ve bizler de gidip tüketici olarak pazardan 2 lira verip kilo kilo domatesi uzanıp alıyoruz.
Burada cehennemi kim yaşıyor? Çiftçi amca... Çilesi, zorluğu, çamuru, toprağı, yorgunluğu ile çilesini çeken o. Bizler burada cennet ehli olduk. Amma işte çiftçi amca "Ben domatesi 65'e vermeycen, 67 kuruşa satcan" derse, bu pazara varasıya 6 kuruş daha zam alıp da varıyor. Ve biz bunu böyle 2 lira yerine 2,60'a almaya razı olmuyoruz ve "Pahalı" diyoruz, ve ucuza satan pazarcı arıyoruz. Halbuki çileyi çeken çiftçi amca bundan ancak iki kuruş kâr edecek. Belki borcu var, belki derdi var; hasta oldu, ilaç alacak. Yani işte fakire fakirce katkı iki kuruş, zengine zengince katkı, ona da iki kuruş. Amma bu iki kuruş emektarın hakkı mı, yoksa pazarcının hakkı mı demek yok mu?
Peki bu aracı, arada tarladan alıp gelip pazara satan, çok mu akıllı da öyle ekmeden biçmeden 65 kuruş kazanıyor? Hayır, o da çiftçi amcadan daha akıllı değil. Amma onun da çilesi var; tarladan aldı amma işte pazara yetiştiremezse çürür, bütün mal zarar olur. Yine satacak pazar bulamazsa mal elinde kalır, yine zarar eder. Onun çilesi de kendine göre; yine çile ve cehennem. Peki üç emektar, ve üçü de 65=65=65 kuruş kazanıyor; amma üçünün de ağırlığı aynı değil. Çünkü çiftçinin çilesi ile aracının çilesi aynı değil; yine pazarcının çilesi yine aynı değil, yine marketçinin çilesi aynı değil.
Öyle olunca sanki bizim köylü, köy kafesinin ve dükkânının eski sahibi Musti Amca'nın, ben çocukken bana sorduğu soru aklıma geliyor. Dedi ki: "Sen okuyormuşsun, akıllı çocukmuşsun, haydi cevap ver bakalım" dedi. "100 kilo pamuk çuvalı mı ağır, yoksa 100 kilo demir çuvalı mı ağır?" dedi. Ben dedim: "İkisi de aynı." O da: "O zaman" dedi, "ayağına bir 100 kilo pamuk çuvalı düşse mi ayağın acır, ağrır? Yoksa 100 kilo demir düşse mi?" diye sordu. Ben dedim: "Tabii ki demir ayağı kırar." O zaman dedi: "Bak, aynı değilmiş 100 kilo pamuk ile 100 kilo demir" dedi.
Yani öyle olunca, çiftçinin cehennemi ve çilesi ile pazarcının cehennemi ve çilesi aynı ağırlıkta değil demek ki. Çiftçininki sanki 100 kilo demir çuvalı gibi, ve pazarcınki de belki 100 kilo pamuk çuvalı gibi yani. Ve biz pazarda iki kuruş pahalı diye ucuz pazarcı arıyoruz. Biz tüketicilere çiftçi amca dese ki: "Gel sen ek biç, ve ben sana 67 değil 70 sent veren" derse, kimse ekip biçmeye razı gelmez, o çileyi çekmeye razı gelmez. Hatta denese bile, ilmi bilmediğinden o kadar verim alıp masrafını kurtaramaz belki.
Benim seram var; her sene neredeyse seraya biber fidesi dikiyoz, yahut salatalık, domates fidesi. Amma işte ona bakım masrafımı, su paramı bile kurtarmıyor. Yani sadece hobi belki. Yoksa bir fideyi 2 euroya alsam, ondan suladım, gübreledim, aldığım sadece belki 5 tane salatalık, tamamı bu. Ve ben salatalığı yeri geliyor yazın bol vaktinde 50 cente alıyorum. Öyle olunca 2,5 liraya 5 tane salatalık hazır alabiliyorsun. Amma işte peki benim su param nerede, benim yaptığım emek ve zaman nerede? Yani öyle sakin çiftçinin emeğini hor görmeyin. Onlar o çileyi çekip de, o eziyeti çekip de ekmese, biçmese, bizler nereden hazır alıp, elimizi uzatıp da bu cennet gibi hayatı yaşarız? Öyleyse çiftçinin emeğine saygı duyalım ey insanoğlu.
Amma onlar da fırsatı ele geçirdik diye milleti kazıklamaya kalkmasınlar. Yani herkes hakkını korur ve vicdanı ile hareket ederse, ne çiftçi zarar eder, ne aracı, ne de pazarcı. Çünkü eğer çiftçi ilk 65 kuruşu kazanmazsa, yani tüketicinin vereceği 65 kuruş olmazsa, bu sefer ne çiftçi olur, ne aracı. Veya ikinci kazanç olan aracı olmazsa, o aracının vereceği 65 kuruş olmasa, mal pazara gelmez; pazardan elimiz boş döneriz. "Bu hafta yollar kapalıymış, mal gelmemiş" diyorlar ya bazen kışın. Yani öyle olunca aracı olmazsa mal pazara, markete gelmez. Yine çiftçi olmazsa, çiftçinin masrafı olan para olmazsa, ne domates olur, ne aracı olur, ne de pazarcı. Ve pazarcının vereceği 1,30 lira olmazsa, ne çiftçi olur, ne aracı. Öyle olunca çark çarka bağlı, çark çarka bağlı.
Ve Allah işte, bazılarına cenneti tattırırken, bazılarına cehennemi yaşatıyor. Yine çiftçi amca ekdi biçdi, çile çekdi ve domates, biber üretti. Amma çiftçi amca da akşam eve gittin mi internete girecek yahut televizyon seyredecek; cereyan parası veya televizyon alması lazım. Çünkü o da televizyon üretemiyor; o da gidip marketten, elektrik elektronik mağazasından elini uzatıp, bu sefer o domatesten kazandığı para ile televizyon alıyor, yahut internet bağlatıp dünyayı seyrediyor. Öyle olunca o da cehennem içinde bir de cennet hayatı yaşıyor; o da elini uzatıp alıyor bu devirde. Yani cennet ve cehennem iç içe girmiş vaziyette ve bu dünyada kurulmuş vaziyette. Birileri cehennemi, birileri ise her an cenneti tadıp yaşıyor yani.
Yine diyorlar ki Türkiye'mizde ve dünyada günde binlerce ekmek israf ediliyor diyor; bu israfın önüne geçilse diyor, bilmem kaç tane fakir doyar diyorlar, bilmem kaç tane fabrika yapılır falan filan. Yani rakamsal istatistik yapıp da yazıp da aklınızı karıştırmak istemiyorum burada. Amma yani rakamlar çok yüksek bu konuda. Amma sanki bu ekmek israfının önüne geçince dünyayı kurtarıverecekmişiz gibi laflar edenler var. Halbuki çark öyle dönmüyor. Çünkü mesela o artan ekmekler fırında veya restoranlarda israf edilmeyip de bayatlayan ekmekler halka, fakirlere bedava dağıtılsa... Bu sefer düşünün, bizler Müslüman devlet sahibiyiz; yenilere de Ramazanlarda bir yerlerde birileri iftar yemekleri dağıtıyor. Ve adamlar ihtiyacı varsa da, yoksa da oraya kuyruğa giriyor, hazır bedava yemek yiyor. Ya kardeşim, bu yemek fakirler için verildi; senin ihtiyacın yok. Ee neymiş? Eve iftara yetişemeyecekmiş; o da sıraya girip burada iftar yapmak istemişmiş. Yani bahane çok, bedava yaaaa... Yani hakkı olan da yiyor, hakkı olmayan da. Öyle olunca malın ucuzu bol olunca, herkes ucuzunu ve bedava olanını tercih edecektir. O zaman bu sefer ekmekçi zarar edip batacaktır. Her gün taze ekmekleri alan birkaç kişinin vereceği para ile bu sefer ekmekçi çarkı dönmeyecektir. Öyle olunca onların onları bedava vermesi ve israfın önüne geçmesi güzel amma, çark dönmez. İnsanoğlunun hepsi aynı: "Beleş bomba olsun da karnımda patlasın" ahlakı var. Öyle olunca kim beleşi sevmez?
Yani öyle olunca o ekmeklerin israf edilmemesi demek belki, onları lokanta ve restoran ve otellerden toplayıp da hayvan bakım evlerinde aç hayvanlar doyurulursa, onlar ancak onların hakkı olabilir. Çünkü ben köydeyken Türkiye'de tarlada buğday ekip biçiyorduk. Ve ben daha çocuğum, ve tarla biçildikten sonra da, o vakitler tırpan tutacak kadar olmadığımız için, ablam, annem toplarken, ben de işte bazen tırmıkla kalan gideni topluyordum. Ve baktım ki yerde ucundan kopmuş birçok başak kalıyor tarlada. Ve çocuğuz ya, babama dedim: "Bak, bu başaklar tırmığa gelmiyor" dedim; "Onları tırmık almıyor, toplamıyor, yerde kalıyor." Babam rahmetli de dedi ki: "Onlar kurdun kuşun, karıncanın hakkı oğlum; onlar toprağın bereketi" dedi. "Yani onları almak olmaz; onlarla da karıncalar doyacak, kurt kuş doyacak" dedi.
Yani adamlar Singapur'da vertikal tarla ekim biçimini icad etmişler. Ve amca diyor: "Bu az arazisi olan devletler ve kimseler bu sistemle milletini doyururlar, dünya açlığını doyurabilirler; çok araziye böyle ihtiyaç yok" diyor. Sistem ise bu:
[attachment=38444]
Vertical Farming Modele
Yatay çokça apartman yerine, çok katlı bina yapıp az alana çok insan sığdırmak gibi, bu çiftçilik yöntemi de işte az arazi kullanıp çok ürün almak gibi. Ve adamlar bir de raylı, çarklı sistem yapmışlar ve çanaklar koymuşlar; ve çanaklar aşağı yukarı hareket ediyor. Ve yukarı gelen çanak ve çark daha çok güneş ışığı alıyor; alta gelen çanak gece gibi oluyor. Ve tek sistem yaklaşık 16 saatte devir ediyormuş. Ve böylece çok ürün alınıyor. Ve böylece dünyayı doyurmak hususunda iyi bir buluş. Kimden? Singapurlu amcalar icad etmiş. Evet, çok güzel, iyi fikir. Fakat ters etkileri ise: Bu bir sera içinde; ve artık benim babama sorduğum başaklar bile israf edilmeyecek ancak... Peki bu karıncaların, kurdun, kuşun hakkı olan o başaklar olmazsa, kuş türleri, karıncalar, börtü böcek ölür; bu başaklarla beslenen böcek türleri ölür bu sefer. O zaman dünyadaki yine her bir canlı ayrı bir çarkı temsil ediyor; ve her birinin dünyamıza ayrı ayrı katkısı var. Onlardan biri çarktan eksilirse ekoloji bozulur bu sefer de. Öyle olunca yani ekolojiyi de korumak lazım. O zaman kurdun, kuşun hakkı ve hukuku olanları, o başakları bu sefer kendi elimizle saçmamız gerekecek yani. Kâinat çarkının işlemesi için bu şart.
Öyle olunca yani evet, her yeni buluş hayatımıza binlerce katma değer getirdiği gibi yan tesirleri de var. Onları izale edebilirsek dünya yine, bu mucit macit amcalar sebebiyle daha kolay ve daha yüksek cennetler hâline döner ve açlık, kıtlık yok olur. Amcaların biri düşünmese, diğer birisi düşünüp bir şeyler keşfediyorsa, o zaman bu tefekkür ehli, mucit amcaların da hayattayken kıymetini bilmemiz lazım. Ve yüksek ufuk, yüksek zikir ehlinde olur. Yani hem manen, hem maddeten zengin olmak için imanlı ve zikir ehli olmak lazım; yine şükür ehli olmak lazım yani ki, Allah ufkumuzu açıp bizlere yeni yeni buluşlar, iliminden bir nebze daha bilgi ilham edip keşfettirsin yani. Her gün biraz daha ileriye, ve en son "Adn Cenneti"ne kadar yolumuz var yani.
İşte Rezzak olan Allah, o ismini mesela ekip biçen o çiftçi amcalar, arada pazara taşıyan aracı amcalar ve pazarda, markette bize sunan amcalar eliyle, bizlerde Rezzak ismini tecelli ettiriyor. Karnın doydu; ne ile? Kahvaltıdaki peynir, zeytin ile, ekmek ile. Peki doyuran Allah'tır; Rezzak olan Allah'tır amma, Allah seni mahallendeki bakkal amcanın eliyle, ona mal satan toptancı amcanın eliyle, onu tarladan getiren kamyoncu amcanın eliyle, yine tarlada ekip biçen çiftçi amcanın eliyle seni doyurdu. Burada Rezzak kim o zaman? İşte Rezzak ismi onlarda tecelli gösterdi ve bizi doyurdu; yine Allah doyurmuş oldu, amma Allah çiftçi amca ile doyurdu yani, bakkal amca ile doyurdu yani.
Bu vaaza başladığımız dün, günlerden 10 KASIM idi; yani Mustafa Kemal Atatürk'ün bekaya göçtüklerinin 79. sene-i devriyesi idi.
Bir Mustafa var ki ismi Muhammed Mustafa; ve onun doğum günü kutlanıyor Mevlüt Kandili ile. Yine bir Mustafa var ki o da KASIM'ın babası ve Mustafa Kemal; onun ise 10 KASIM'da ölüm yıldönümü kutlanıyor. Ve etti mi iki Mustafa. Ve bir Mustafalar, Ahmetler, Mahmutlar, Muhammedler var ki ümmet-i Muhammed; onların da yeniden doğdukları gün, yani Muhammed'in yeniden doğduğu Ahmet hâli, Muhammed Mustafa'nın yeniden doğduğu Mahmut hâli, yine Ebû Bekir hâli, Osman hâli, Ömer hâli... Öyle olunca onların da yeniden doğduğu doğum günleri kutlanıyor. Ve Rabbimizin Kur'an'da Hz. İsa ve Yahya'ya hitaben olduğu söylenen bir ayet var, diyor ki Rabbimiz:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدتُّ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ves selâmu aleyye yevme vulidtu ve yevme emûtu ve yevme ub'asu hayyâ.
Meali:
Esteuzubillah
"Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir)."
Sadakallahul Aziym — MERYEM Suresi 33. ayet
Öyleyse Yahya kim? İsa kim? Muhammed kim? Aynı kimse mi acep? İsa'nın yeniden doğan hâliyle Muhammed mi?
BÂKÎ OLAN ALLAH NE DEMEKTİR? BATMAYAN GÜNEŞ HİKMETİ NEDİR? — KİMLERE BÂKÎ İSMİ KONULUR?
Muhammed Mustafa'nın doğum gününü, Mevlid-i Şerif'in müellifi Süleyman Çelebi şöyle tarif ediyor:
Âmine Hâtun Muhammed Anesi
Ol Sadeften doğdu ol dür dânesi
Çünkî Abdullah'tan oldu hâmile
Vakt erişdi hafta vü eyyâm ile
Hem Muhammed gelmesi oldu yakîn
Çok alâmetler belirdi gelmeden
Allâhümme salli alâ Muhammedin
ve alâ âli Muhammed
Ol Rebî-ül evvel âyın nîcesi
On ikinci gece İsneyn gecesi
Ol gece kim doğdu ol Hayr-ül-Beşer
Annesi anda neler gördü neler
Dedi gördüm ol Habîbin Annesi
Bir acep Nûr kim, güneş pervânesi
Berk urup çıktı evimden nâgehân
Göklere dek Nûr ile doldu cihân
İşte İSNEYN GECESİ demek, iki gecenin birleştiği gece olan, gündüzü gündüze bağlayan gece. 21 Haziran yaz gündönümü dönencesinde, Finlandiya veya Hollanda'dan güneş gözetlenince, akşam olup da güneş batıdan batınca, anında doğudan yeniden doğuyor. Nerede? Hollanda veya Finlandiya'dan yahut Norveç'ten belki gözetlenebiliyor bu. Yani öyle olunca işte 21 Haziran demek İsneyn gecesi demek. Veya 21 Aralık'ta ise tam tersi: Gün doğduğu anda anında yine batıyor kiş dönencesi. Yani kara delik gibi karanlık kimseler doğuyor; yani geceyi geceye bağlayan gece 21 Aralık.
Ve öyle olunca 21 Haziran'da doğan ise işte batmayan güneş; yani BÂKÎ OLAN GÜNEŞ hikmeti; yani Bâkî olan Allah hikmeti kimlerde tecelli ediyor? Allah'ın El-Bâkî ismi kimlerde tecelli ediyor? 21 Haziran'da doğanlarda; yani İkizler burcunun dibi demek. Ve zaman geldi "Bâkî" isimli çocukların tohumunu atmaya. Ve dünyamızda Bâkî isimli çocuklar azaldı. Ve şu gece ve gündüzden başlayıp çocuk yapın; ve Allah kısmet eder de piyango 21 Haziran'a vurursa ve o gün çocuğunuz doğarsa ismini erkek olursa "Bâkî" veya "Abdülbâkî" koyun; kız olursa "Bâkiye" koyun inşallah. Yani batmayan güneşler doğsun kâinatımızda. 21 Aralık'ta ise daha doğmadan ölenler, veya doğup bir nefes alıp ölenler kara delikler; eğer yaşarlarsa penguen cibilliyetli olurlar.
[attachment=38443]
Rabbim Mehdî'ye ve askerinin içinden bazı kimselere de Hz. Mevlânâ gibi batmayan güneşler çıkarsın inşallah; Bâkî ve Bâkiye bebelere nasip edip çıkarsın inşallah.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Kasım 2017 Cuma
Original Kar © glan
RAŞiT TUNCA
Sevgiler Saygılar


