Zakirun
Irkçılıkla - Nesepce Takvaca Üstünlük Farkli Kulvarlardır (19 Ekim 2015 Vaazi) - Yazdırılabilir Versiyon

+- Zakirun (https://zakirun.de)
+-- Forum: RASiT TUNCA (https://zakirun.de/forumdisplay.php?fid=9)
+--- Forum: RAŞiT TUNCA'NIN VAAZLARI (https://zakirun.de/forumdisplay.php?fid=602)
+---- Forum: 2015 VAAZLARI ARŞİVİ (https://zakirun.de/forumdisplay.php?fid=612)
+---- Konu: Irkçılıkla - Nesepce Takvaca Üstünlük Farkli Kulvarlardır (19 Ekim 2015 Vaazi) (/showthread.php?tid=44973)



Irkçılıkla - Nesepce Takvaca Üstünlük Farkli Kulvarlardır (19 Ekim 2015 Vaazi) - Raşit Tunca - 11-07-2026

Irkçılıkla Nesepçe Üstünlük — Özsoy ve Takvaca Üstünlük Farklı Kulvarlardır

(Kar©glan'ın 19 Ekim 2015 Vaazı)

21 Muharrem 2015 Pazartesi

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ اللَّيْلَ سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُم بِضِيَاء أَفَلَا تَسْمَعُونَ
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُم بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ فِيهِ أَفَلَا تُبْصِرُونَ

Sadakallahü — Kasas Suresi 71-72. Ayetler

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim

Kul e reeytum in cealallâhu aleykumul leyle sermeden ilâ yevmil kıyâmeti men ilâhun gayrullâhi ye'tîkum bi dıyâ', e fe lâ tesme'ûn.
Kul e reeytum in cealallâhu aleykumun nehâre sermeden ilâ yevmil kıyâmeti men ilâhun gayrullâhi ye'tîkum bi leylin teskunûne fîh, e fe lâ tubsırûn.


Meali:

De ki: "Görmediniz mi? Eğer Allah geceyi sizin üzerinizde kıyâmet gününe kadar devamlı kılsaydı, Allah'tan başka size ışığı getirecek İlâh kimdir? Hâlâ işitmeyecek misiniz?
De ki: "Görmediniz mi? Eğer Allah, gündüzü sizin üzerinizde kıyâmete kadar devamlı kılsaydı, Allah'tan başka size, içinde sükûn bulduğunuz (dinlendiğiniz) geceyi getirecek İlâh kimdir? Hâlâ kalp gözünüzle görmeyecek misiniz?"

Sadakallahü — Kasas Suresi 71-72. Ayetler

---oOo---

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Asabiyet dâvâsına kalkışan (ırkçılık yapan), onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir."

(Ebu Davut, Edeb, 121)

"Sizden câhiliyye ayıplarını ve büyüklenmesini gideren Allah'a hamd olsun. Ey insanlar, tüm insanlar iki gruba ayrılırlar. Bir grup iyilik yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır ki bunlar Allah nazarında değerli olan kimselerdir. İkinci grup ise günahkâr ve isyankâr olanlardır ki bunlar da Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi Adem'in çocuklarıdır; Allah Adem'i de topraktan yaratmıştır."

"Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır."

(Hadis-i Şerifler)

Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammed Mustafa Raufurrahim
Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammed Mustafa Afuvvul Kerim
Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammed Mustafa Şefikul Halim.
Ve Sallu ala Cemilil enbiyai vel mürselin
Ve Sallu ala Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail
Ve Sallu ala cemi il melaiketül mukarrebun.

Yolculuğumuza başlıyoruz:

"Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler."

(Tirmizi, Tefsir sure, 49)

Hz. Muhammed (s.a.v), kendini şöyle anlatır: "Ben, atam İbrahim'in duası, kardeşim İsa'nın müjdesi ve annem Âmine'nin rüyasıyım."

(Ahmed bin Hanbel, Müsned, 4/127-128)

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنتَ العَزِيزُ الحَكِيمُ

Rabbenâ veb'as fîhim resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtike ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete ve yuzekkîhim inneke entel azîzul hakîm.

Meali:

"Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin."

Sadakallahü — Bakara Suresi 129

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ

Ve iz kâle îsebnu meryeme yâ benî isrâîle innî resûlullâhi ileykum musaddikan li mâ beyne yedeyye minet tevrâti ve mubeşşiren bi resûlin ye'tî min bagdîsmuhû ahmed, fe lemmâ câehum bil beyyinâti kâlû hâzâ sihrun mubîn.

Meali:

Hani, Meryem oğlu İsa, "Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah'ın size, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim" demişti. Fakat (İsa) onlara apaçık mucizeleri getirince, "Bu, apaçık bir sihirdir" dediler.

Sadakallahü — Saff Suresi 6

---oOo---

Yukarıdaki hadisler birbirine zıt bir mânâ taşıyor. Eğer ırkçılık, nesepçilikle aynı olsa, Muhammed "Ben atam İbrahim'in duasıyım" diye övünür mü hiç? Yahut hem "Atam İbrahim" deyip öğünecek, bir de "Irkçılık etmeyin" diyecek; nasıl zıt bir mânâ? Yani öyleyse bunlar farklı şeyler. Çünkü mesela bizim Türkiye bölgesinde elmanın iyisine "Amasya elması" denilir; yine tuzun iyisine "Himalaya tuzu" diyorlar; yani Himalaya tuzu diğer tuzlara on basıyor. Yine kayısının iyisi Malatya kayısısı, karpuz Diyarbakır, yine kavun Kırkağaç, yine portakalın iyisi Washington, kirazın iyisi Napolyon. Yani yer, konum ve lakap; yani soy ve özsoy, ırkçılık değil. Biz "Washington portakal" isteyince portakalın iyisini yemek istiyoruz da, öyleyse insanlar da yerlerine, bölgelerine göre farklı özellikler gösterip, kendi türlerine göre üstün ırklar vardır. Yani ARISOY, DURU soy zinciri; seyyidlik veya şeriflik, yani soyu Muhammed'in Hasan ve Hüseyin koluna dayananlar, yani Özsoy. Yine portakalın, ayvanın, incirin ve kirazın üstün ırkının olması demek, her türün kendi türüne göre üstün olanı demek. Yine soyu İsa'ya dayananlar bir tür; ve onların içinde bozulmuş, karışmış olanların yanında ırkını, soyunu korumuş olanlar, yine o peygamberin ırkının seyyididir. Yine soyu Lût'a dayanan, yine soyu Musa'ya dayanan, yine soyu Harun'a dayanan, veya soyu Yakub'a dayanan gibi... Her tür ve ırk bir peygamberi temsil eder; ve o peygamberin seyyidi olanlar, o ırkın üstünüdürler. Ve mesela Finike portakal yanında Washington portakal en üstünü; yine Antep fıstığı diyoruz, İran fıstığı da var ama Antep fıstığı en kralı, değil mi? Öyleyse soyca, nesepçe üstünlük vardır.

Rasûlullah (s.a.v.)'a soruldu:

"Kişinin soyunu, sülâlesini (kavmini, ulusunu) sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı?" Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: "Hayır. Lâkin kişinin kavmine zulümde yardımcı olması asabiyettir, kavmiyetçiliktir."

(Ahmed bin Hanbel)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Rabbiniz de birdir, babanız da birdir. Dininiz ve Peygamberiniz de birdir. Arabın Acem, Acemin de Arab üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Yine kızılın kara üzerine, karanın da kızıl üzerine üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Yalnız takva bakımından biri diğerine üstün olur."

(Ramuz — İbni Neccar)

Buradaki takva demek, Allah'a yakın bilgisi demektir.

Peki takva, yani yakîn bilgisi nedir deyince:

Mesela Tıp okuyup doktor, hemşire veya sağlıkçı olan birisi, Allah'ın Şâfî ismine yakınlık gösterip, ve Allah'ın nasıl şifa verdiğini yakînen bilen kimse olduğundan doktor, mesela çiftçi Mehmet amcadan, bu şifa verme, doktorluk ilmince ondan üstündür. Amaaaa çiftçi Mehmet amca da, Allah'ın bir başka ismi ve sıfatına mazhar olup, o da Allah'ın o ismi olan ekmek biçmek, ve yani mesela buğday, ekmek, domates yetiştirme, veya zeytin aşılama ilminde yakîn bilgisine sahip, ve Allah'ın o ilminden nasip alıp, o ilmini yakînen bilmekte. Ve böylece o da doktor Vedat Bey'den, o konuda daha bilgili, ve ondan o konuda üstündür.

Ve "her telden çakmak", her iş elinden gelen birisi olmak demek, Mehdi ahlakı, demiştik. Ve onun böyle her ilimden biraz biraz çakması, bilmesi demek, çok fazla yakîn bilgisine sahip olduğunu gösterir. Ve:

Hz. Ali'nin dediği:

"Damdan düşenin hâlini, damdan düşen bilir." sözü bunun açıklamasını anlatmış oluyor.

Bu söz kimindir? Bizler Nasreddin'den duyduk diye biliriz; hâlbuki Hz. Ali'nin sözü.

Peki ne mânâda anlatıyor deyince: Mehdi'nin insanlığa hidayet edici olarak, Allah'ın "El-Hâdî" ismine de mazhar bir üstünlük ile gönderilme sebebi gereği, her tür insanı kurtuluşa erdirebilmek için, her tür insanın mâhiri olduğu yakîn bilgisinden bilmeli ki, o ırk ve türü, o konuda yaptığı yanlışlardan kurtarıp, hidayete ve doğru yola ulaştırabilsin. O yüzden işte marangozun hâlinden marangoz anlar, doktorun hâlinden doktor; ve yine damdan düşenin hâlinden de damdan düşen anlar yani.

Ve böyle insanlardan birisi de Ege'mizin incisi Cevat Akşit Hoca Efendi. Hem hoca, hem vaiz, hem avukat, hem yazar, hem hukukçu, hem araştırmacı... Daha fazlaları vardır belki ama ben bu kadarını biliyorum. Yani "bir koltukta dokuz karpuz taşıyanlara" gıpta edip özenmişimdir hep. Yani yakîn bilgisi bazı insanlara göre daha fazla olan insanlar; yani iki üniversite bitirenler, hatta bazıları üç bitiriyor. İşte takva üstünlüğü, işte okuduğun, öğrendiğin ilme göre, sen Allah'ın hangi isminde mâhir oldunsa, o hususta diğerlerine göre takvaca, yakîn ilmince üstünsün. Ama onlarda da başka bir yakîn bilgisi olup, onlar da sana göre üstünlük gösterir. Ve böyle olunca sonuç olarak:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ

Kul hel yestevîllezîne ya'lemûne vellezîne lâ ya'lemûn, innemâ yetezekkeru ulûl elbâb.

De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Muhakkak ki bizim bundan kastımız, burada andığımız, zikrettiğimiz kimseler, işinin elbabı veya işinin erbabı olan kimselerdir.

Sadakallahü — Zümer Suresi 9

Ve hal böyle olunca, hayatını sadece bir sepet örmeye adamış bir adam veya insan, eğer o sepet işi bitiverirse, sudan çıkmış balığa döner, ve mesleksiz kalıp aç kalır. O yüzden ey Mehdi cemaati, Mehdi'nin ahlakı ile ahlaklanın, ve her ilimden biraz biraz öğrenin, ve yakîn bilginizi artırınız. Ve böylece rızkınızı kazanmak hususunda "biri olmazsa biri olur" deyiniz. Ve "her ilim Allah'tandır" deyin, ve Allah'ın bir ismine mazhardır. Ve sen hangi ismine mazharsın, yaptığın mesleği derinine, ve basiretinle bir incele bak, tefekkür et ve öğren.

Ve bu ilmi sadece kendinin öğrenip yapman yetmez; ve o ilimin geleceğe taşınması için, o nuru ve ışığı ve yakîn bilgini birilerine de öğret ki, o ilim senin daha da ileri varabilsin. Mesela Cevat Hoca Muhammed'in nuruna yakın oldu ve Muhammed'in nurunu bir ileri taşıdı; ve Allah'ın yakîn bilgileri ile bilgilendirdi. Ve senin veya O'nun bu nuru, ışığı yayması demek, onun ilmini, vaazları ile başkalarına aktarması demek; yine hukuk konusundaki araştırmaları, kitapları... Yine o, Allah'ın "El-Hakîm" yakîn bilgisini bir ileri taşımak demek. Ve aynen eski 19 Mayıs ve 29 Ekim törenlerinde, öğrencilerin birbirinin üstüne çıkarak yaptıkları insan kulesi gibi, bilgiyi bir üste taşımak. Ve dünya gibi, Jüpiter gibi herkes olabilir ama sen güneş ve yıldız olmasını öğren, ve sen kaynak ol, ve nurunu, ziyanı başkalarına yansıt.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Veda Hutbesinde Buyurdular:

"Benim bu tebliğ ettiklerimi, beni görenler (şâhid olanlar), burda olanlar, burada olmayıp görmeyenlere tebliğ etsin, duyursun. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur."

Ve yine buyurdu ki:

"Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona âittir. Zina eden için ise mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına soy (nesep) iddiâsına kalkışan soysuz, yahut efendisinden başkasına intisâba yeltenen nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lânetine ve bütün Müslümanların ilencine uğrasın. Cenâb-ı Hak böylesi insanların ne tövbelerini ne de adâlet ve şâhitliklerini kabûl eder."

(İbn Hîşâm, IV/253; ayrıca bk. Veda Hutbesi)

Bu sözün esası nesebini inkâr etmektir. Yani bir kişi babasını inkâr edip başka birisinin çocuğu olduğunu iddia edemez. Bu nedenle bu, ırkçılıkla değil, nesebin kime ait olduğuyla ilgilidir.

Ve Muhammed'in "Ben atam İbrahim'in duasıyım" demesi, ve bunun Kur'an'da geçiyor olması, gösteriyor ki nesepçe üstünlük vardır; yani özsoy vardır. Ve özsoy ta Hz. Adem'in Habil'ine, ve bozuksoy da Kabil'ine dayanan iki soy: Özsoy veya bozuksoy; Habil soyu veya Kabil soyu. Beyazlar veya siyahlar, geceler veya gündüzler, aydınlık veya karanlık, bahar ve yaz veya kış ve sonbahar. Ve baştaki ayet:

De ki: "Görmediniz mi? Eğer Allah geceyi sizin üzerinizde kıyâmet gününe kadar devamlı kılsaydı, Allah'tan başka size ışığı getirecek İlâh kimdir? Hâlâ işitmeyecek misiniz?
De ki: "Görmediniz mi? Eğer Allah, gündüzü sizin üzerinizde kıyâmete kadar devamlı kılsaydı, Allah'tan başka size, içinde sükûn bulduğunuz (dinlendiğiniz) geceyi getirecek İlâh kimdir? Hâlâ kalp gözünüzle görmeyecek misiniz?"

Sadakallahü — Kasas Suresi 71-72. Ayetler

---oOo---

Teyelli dikiş yapıp vaazı vaaza bağlarsak, bunun için biraz geri gidip alttan alırsak: Yani geçenki vaazda Kâbe'de insan öldürdüler, "Artık Kâbe'ye de gitcek zaman kalmadı, deccal fitnesi orayı da kapladı" demiştik sesli vaazımızda.

İşte yakînen bilmek hususunda aşırı gidenler atomu parçaladılar; yani onu delip içine girdiler. Hâlbuki onun bir zarı vardı, içine almıyordu; ve onun hangi madde olduğunu, kimlik bilgisini tanıtıyordu o atom denen kısım. Ama ona tecavüz ettiler. Ve atom, maddenin en küçük denilen yeriydi; ve orası güvenli bölgeydi. Ve kâinatta da Kâbe, kâinatın çekirdeğini temsil eder. Ve eğer atoma tecavüz edildiyse, o zaman demek olur ki, Hacca gidince, Harem bölgesine gelince ihram giyilir, ve ot bile koparılmayıp incitilmez; ve orası "emin" denilen bölgedir diye geçiyordu. Eğer emin bölgede tecavüz ve insan öldürülür oluyorsa, yani atomun çekirdeğine tecavüz olduysa, kâinatta emin veya eman bölgesi kalkmıştır; dünyadan eman kalkmıştır; ve artık "emin" diye bir bölge yoktur. O yüzden bu fitne vaktinde evinde durmayı bize tavsiye etti Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz.

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا

İz evâl fityetu ilâl kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ raşeden.

Meali:

Bu ayetin başındaki kelime "fityetü" değil, "fitnetü"dür. Ve ayette buyruluyor ki Kehf ashâbı dediler ki: "Rabbimiz, fitne çıkınca, katından bir rahmet olan ve bizi yeniden canlandıracak olan Râşid'in emrine ver" dediler.

Sadakallahü — Kehf Suresi 10. Ayet

Ve buradaki "Fityetü" kelimesinin yanlış olduğunu ve bunun "fitnetü" kelimesi olduğunu geçen haftaki sesli vaazda bahsettik. Ve buna delil, Mustafa İslamoğlu Hoca'dan duyduğum bir hadis var; internete yazdım ama bulamadım. Kaynak: Mustafa Hoca. Ya Arapça gramatiği öyle, yahut hadiste böyle vârid olmuş. İsteyen, kafasına takılan kimse gitsin bu hadisi Mustafa Hoca'ya sorsun. Hadis şudur:

"Okurken bilemediğiniz harf olursa, y harfi koyup da okuyun."

Ve böyle olunca burdaki "ftyetü"deki ye harfi, o ye, nun harfinin yerine konulmuş ye harfidir. Delilimiz budur. Allah rızası için o hadisi birileri Google Amca'ya eklesin, arayınca bulalım inşallah.

Ebu Ümeyye eş-Şa'bânî anlatıyor: "Ey Ebu Sa'lebe, dedim, şu ayet hakkında ne dersin?" (Mealen): "Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez..." (Maide 105).

Bana şu cevabı verdi:

"Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sormuştum. Demişti ki:

'Ma'rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir heva, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahede edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zîra (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.'"

[Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizî, Tefsir, Mâide, (3060); İbnu Mace, Fiten 21, (4014).]

Ve bu hadis gösteriyor ki: Bizler Allahü Teâlâ'nın 99 güzel esmasını biliriz; ve en son ikisi Râşid ve Sabur'dur. Yani bu hadis sonunda "sizi sabır bekliyor" demesi, ve Asr Suresi'nde sabrı tavsiye edenlerin kurtuluşta olduğundan bahsetmesi ile anlıyoruz ki, biz Allah'ın Râşid isimli kullarından biriyiz. Ve o ayette "Fitneler çıkınca bizi Râşid'in emrine ver" demek, daha zamanın Râşid'in elinde olduğu zaman demek. Ve biz gidince göreve Sabur veya Sabır girecek; ve çetin günler insanlığı bekliyor. Yani sondan bir önceki zaman, kıyametten hemen öncesi. Ve bu fitnelerden kurtulmanın tek çaresi, sondan önceki Allah ismiyle mazhar olan, ve yakîn bilgisine sahip olan Râşid'in emrine girmek. Ve bunun için Kehf Suresi 10. ayeti herkesin okuyup onun emrine girmeyi dilemesi lazımdır.

---oOo---

İnsanlar grup grup, fırka fırka; ve herkesin bakış açısı farklı. Senin penceren nereye açılıyor, ne tarafa bakıyor? Ve nefsin halleri olan nefs-i Râziye'de öğrenilmesi gerekenin, hayatın tek şıklı olmadığını, ve başka seçeneklerin de olduğunu öğrenmek gerektiğini; ve şeytan aleyhillâneye bile bunun öğretilip, onun maddesi olan demirin Hz. Davud tarafından ısıtılması, o eğilmezin, bükülmezin, secde etmeyeceğini söyleyen şeytanın da ısıtılıp eğilip bükülerek başka seçeneklerin de olduğu öğretildiğini yazdık, söyledik. Ve sen şeytandan daha gafil olmak istemiyorsan, hayata herkesin senin baktığın yerden bakmaya mecbur olmadığını, ve bunun için Rabbimizin dünyayı, ayı, güneşi tür ettirip döndürdüğünü, ve dünyanın bir saat önce baktığı yere bir saat sonra bakmadığını bilmek lazım geldiğini, ve yine bir kararda saplanıp kalmamak gerektiğini öğrenmesi lazım bu insanların. Ve yine bir misal ile bir kavanoz çikolata alsan: Ben ona kahvaltılık diye bakarım; al, gel bir de o çikolatayı icat eden adama, o mucit gözüyle bakar; satan fabrikanın sahibini düşün, o dolar görerek bakar: "10 kavanoz 50 € ederse, 100 kavanoz 500 eder; ben nasıl bin kavanoz satıp zengin olurum?" falan filan. Veya getir bir biyokimyacıyı, o baksın; o ne görür? Yağ, protein, B vitamini, bilmem ne vitamini diye görür ve bakar. Yine onu eken çiftçi: "Bu sene on çuval kakao hasat ettim" falan filan. Yine bir çocuk da: "Çok tatlı bir mama" diye bakar. Yani herkesin bir çikolataya bile bakış açısı bu kadar farklı iken, nasıl oluyor da herkes aynı şekilde düşünüyor, anlamıyorum ben zaten. Herkes bu kadar mı aynı? Herkes aynı mı olmak zorunda? Bir dinci onlar mı var? Namaz kılıyorsa kendine, zekât veriyorsa kendine; sanane onun namazından, abdestinden, gafil Müslüman?

Ne herkes öyle çikolataya kahvaltılık gözüyle bakacak, ne mikrobiyoloji gözüyle bakacak, ne de €, $ gözüyle bakacak. Bütüne bakan hepsini görür zaten.

---oOo---

Vücutta binlerce hücre var; her biri bir şeyler istiyor. Ve beyin her hücrenin isteğini duyup, ona uygun ve gerekli miktardaki şeker, yağ, oksijen, su, her neyse ona gönderilmesini askerine emreder, ve bunun yapılmasını sağlar. Sen ise bunların 100 tanesinin sesini, isteğini her vakit aynı anda duysan çıldırırsın; ve öyle bir kavga kopar ki, gürültü kopar ki, sesleri ayırt etmen bile zorlaşır. İyi ki onları duymuyoruz, değil mi? Öyleyse bir beyin bunları ayrı ayrı ayırt edebiliyorsa, sen düşün bütün insanların, hayvanların, bitkilerin, elementlerin, diğer yaratıkların her birinin sesini, duasını, isteğini duyup, onlara gerekli cevabı ve isteğini verip ulaştıran Allah'ın kudretini ve azametini.

Ve buna mesela hani okullarda rehberlik dersi, boş ders gibiydi bizim zamanımızda; ve o derste öğretmen öğrencileri rahat bırakınca, her öğrenci grubu, iki sıra veya tek sıradaki iki üç kişi, kendi aralarında konuşur, anlaşır, söyleşirler. Ama öğretmen hepsinin üstünde tek baş; ve o hepimizin gürültüsünü duyandır. Ve bu serbestlik ile bir uğultu kopardı; sonra bu uğultu yükselince öğretmen bağırır: "Susun!" Ve sonra tek ses, tek baş, öğretmenin sesi; ve sessizlik. Tek olan, Vahid olan Allah işte Ahmet'in sesini duyar; o bağında armut isterken, ona güneş doğdurup yağmur yağdırıp armut verdiği gibi, Fatma teyzenin kızı da evinde canı armut çekince, işte Allah o Ahmet amca olup Fatma teyzenin kızına armut yedirir. Yine Mehmet'in işini Ahmet'le, Ahmet'inkini Murat'la, Murat'ınkini Türkan'la gideriverir. Ve Allah tektir, Vahid'dir; hepsini duyar, bilir. Ama o yeryüzündeki halifeleri ile birini birine veli eyler; onun işlerini üstlenecek veli eyler. Ve Allah dostları, veliler de bu ümmetin irşad yükünü yüklenenlerdir; onları olgunlaştırmak, kâmil etme işini yüklenenlerdir.

Ve onlar için Hz. Muhammed buyurdu:

"Ümmetimden kıyamete kadar hak üzere devam eden bir taife bulunacaktır."

(Müslim, iman 247)

Bu yüzden herkesin istidatı farklı, nesebi farklı, ırkı farklı; ve üstünlük yakîn bilgisindedir.

Hz. Muhammed buyurdu:

"Birbirinizi kıskanmayınız, birbirinize kin tutmayınız, birbirinize çirkin sözler söylemeyiniz, birbirinize sırtlarınızı dönmeyiniz, kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin. Allah'ın kulları, kardeşler olunuz."

"Sizden önceki toplumların derdi size de bulaştı: Haset ve kin. Kin beslemek kökten kazıyan şeydir. Allah'a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Size birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayın."

Allah'a imandan sonra aklın başı, insanları sevmektir.

"Birbirinize buğzetmeyiniz, yekdiğerinizi kıskanmayınız, birbirinize arka çevirip alakanızı kesmeyiniz; ey Allah'ın kulları, hepiniz kardeş olunuz!"

(Hadis-i Şerifler)

---OoO---

Bazı gafil hocalar ve gafil bilim adamları, bizim söylediklerimizin aksini ispat edeceğiz diye uğraşıyor, ve bize karşı, fiillerimize, sözlerimize karşı kötü nazar ediyorlar. Ve onlardan:

"Mâ şâallâhü lâ kuvvete illâ billâh"

ile Allah'a sığınıyorum. Ve bunlar bizim hocalığımızı araştırmak için Başağaç'a, Afyon'a gidip bizi araştırır olmuşlar: "Bu kimdir, neyin nesidir, aslı, faslı, soyu âlim birisi midir?" diye.

Soyumuz özsoy; yani Hasan, Hüseyin'e bağlı soy. Ama anneme bakıp da, annemden benim âlim olup olmadığımı anlamaya çalışmak tam gafilliktir ki, bizden önceki büyük örnek Hz. İbrahim varken, sen nasıl İbrahim'in babası Azer'e bakıp da "Bunun oğlu İbrahim peygamber olabilir" dersin? Hâlbuki Azer, Nemrut'un askeri; İbrahim'i öldürmeye çalışan, kendini tanrı sanan Nemrut'un memuru olan bir adam. Ona bakıp da İbrahim bilinmez, gafil insanlar. Öyleyse bizi de annemize bakıp, babamıza bakıp da bilemezsiniz. Üstünlük takvada, yani yakîn bilgisindedir. Kim daha çok yakîn bilgisine sahip, onunla alakalı.

Rabbim, bu ahirzamanda ümmetin ahiri olan Mehdi ve cemaatine kardeşler olmayı nasip eylesin.

--oOo---

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Âmîn.
Elfatiha maassalavat.

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.

--OoO--

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca


Schrems, 19 Ekim 2015 Pazartesi
Original Kar©glan