11-07-2026, 11:52 AM
Bardaktan Boşanır Gibi Dalı Budağı Kıran Yağmur Yağmasının Sebebi ve Çaresi
(Kar©glan'ın 26 Ekim 2015 Vaazı)
28 Muharrem 2015 Pazartesi
(Kar©glan'ın 26 Ekim 2015 Vaazı)
28 Muharrem 2015 Pazartesi
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا فَسَاء مَطَرُ الْمُنذَرِينَ
Sadakallahü — Şuara Suresi 173. Ayet
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim
Ve emtarnâ aleyhim matara, fe sâe matarul munzerîn.
Meali:
Ve üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki, (uyarılanların) o yağmuru ne kötü bir yağmurdu!
Sadakallahü — Şuara Suresi 173. Ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
مَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَتَثْبِيتًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ أُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَإِن لَّمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
Sadakallahü — Bakara 163
Ve meselullezîne yunfikûne emvâlehumubtigâe mardâtillâhi ve tesbîten min enfusihim ke meseli cennetin bi rabvetin esâbehâ vâbilun fe âtet ukulehâ dı'feyn, fe in lem yusıbhâ vâbilun fe tall, vallâhu bimâ ta'melûne basîr.
Meali:
Allah'ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Sadakallahü — Bakara 163
---oOo---
Suyu bir defada değil, iki veya üç defada içmek ve içerken içine nefes vermemek hakkında:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Su bardağını ağzından uzaklaştır, sonra nefes al."
(Ebu Said ra)
"Su içtiğinizde emerek (yudum yudum) için, ağzınıza dökercesine içmeyin."
(Hazret-i Ali ra)
"Sizden biriniz su içtiğinde su kabına üflemesin."
(Ebu Katade ra)
(Yukarıdakiler Hadis-i Şeriftirler)
Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammed Mustafa Raufurrahim
Allahümme Salli ala Seyyidina Hasan vel Hüseyin, Evladü Kerim
Allahümme Salli ala Mehdiyyü Müntezar Hidayatür Rabbel Alemin
Ve sallu ala Sübülene Mehdi, Ebül Alemin, Ümmül Alemin
Ve Sallu ala Cebrail, Vahyi Rabbel Alemin
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Kıyameti yaşıyoruz ve insanlık "Kıyam ettik" demiştik; ve haşir meydanı kurulmuş, insanlar ise hâlâ farkında değiller.
Ve bizler kâinatın joysticki konumundaki, kumanda merkezi gibi olduğumuz için, bizlerin yaptığı bütün amellerimizin bütün kâinata bir etkisi var.
Ve şimdi yağan yağmurlar için diyor ki meteoroloji uzmanları: "Bir senede düşecek yağmur, mesela 20 dakika içinde falan yere düştü, ve sel oldu" diyorlar da, bunun sebebi ne acaba diye düşünüp, bu konunun fıkhî ve dinî boyutunu söyleyen, anlatan bir tane hoca, tasavvuf adamı çıkmadı daha. Ve görev bize düştü.
Ey insanlar, bunun sebebi insanların edep bilmeyip edepsizliği.
Muhammed'in hadisi var: Suyu bir yudumda içmeyin; içerken üçe bölün ve üç yudumda için; ve ona nefes vermeyin; ve dinlenerek için; ve aynen bir çocuğun annesinin memesini emdiği gibi emerek için; ve yine çökerek veya oturarak içiniz, buyurdu.
Ve Allah, halifesi olan insanı aziz bir surette halk etti ki, kendi suretinde. Ve o yüzden bütün isimleri üzerinde cereyan etmekte. Ve hal böyle olunca, bazı gafil hocalar "Allah yemez içmez, affedersiniz sıçmaz çiş etmez" demeye getiriyorlar. O zaman biz niye çiş ediyoruz, veya yemek yiyoruz? Hani biz O'nun suretindeydik? Biz yiyorsak O da yer; biz içiyorsak O da içer; biz çiş ediyorsak O da eder demek lazım gelmez mi ki? Ve bu dava ta Firavun'dan bu yana sürüp gelmiş. Ve Musa ile Firavun'un atışmaları sonucu Musa der: "Benim Rabbim gökten yağmur yağdırır" der. "Hadi sen tanrı isen sen de yağdır da görelim" der. Ve Firavun düşünür, bulunduğu şehre direkler diktirir, ve üstüne çadır gerdirir, ve üstünde su döktürür, ve çağırır Musa'yı: "Bak ben de yağdırıyorum" der, "Hadi bana inan" der. Ve bu atışmalar ta ki Allah yemez içmez, tuvalete gitmez'e kadar gider. Ve hâlbuki insanlar yer, içer; hayvanlar yer, içer, ve ruh taşır. Ruhsuz denilen sade elementler yemez, içmez, tuvalet yapmazlar, ve cinsi münasebette bulunmazlar. Ve onlar için veya bu özellikleri taşıyanlar için, bizim dinimiz "melekler" diyor. Melekler yemez, içmez, sıçmaz, çiş de etmez, ve cinsi münasebette de bulunmazlar. Ve o zaman elementler melekler olmuş olmuyor mu? Bu görevi bizim dünyamızda tek yapabilenlere biz "elementler, toprak, taş" diyoruz; Allah ise onlara "meleklerim" diyor. Ve bizim bedenimizin asli toprak, yani elementlerden olduğu için, işte "Allah yemez içmez" meselesi ondandır. Öz itibari ile demir elementi yahut altın elementi yemez, içmez, çiş de etmez. Ama altını biz bedenimize alınca, onun suya, içmeye ihtiyacı vardır. Çünkü vücuda alınan su, çiş etmek için değil, vücudun elastikiyetini sağlamak içindir. Yani ekmeğin kurusu nasıl oğculanır, kırılır, dökülür ise, işte eğer vücudumuzu oluşturan elementler, eğer Allah'ın rahmeti olan su olmasa, elastikiyet kazanamaz; ve öyle el, kol hareket edemez; kol, bacak bükünce kırılıverir. Ve kırılmamasının sebebi sudan dolayıdır. Ve su molekülleri onu bir jel gibi elastikiyet içinde, eğilmesini, bükülmesini kolay kılar. Ve bu moleküler yapı içinde vücuttaki atık madde karışmış olan, yani ölü hücrelerin karıştığı su, idrar hâlinde vücuttan tahliye edilir ki, yerine yeni canlı, ölü olmayan elementler ve su molekülleri alınabilsin diye. Ve Allah bu görevi ferc uzvumuza vermiş.
Ve daha önce burçlar meselesinde yazdık, söyledik: Ve ayın görülmesi, doğacak çocuğa alamettir, dedik. Ve ayın yörüngesi 28 gündür; bir günde kaybolur ve sıfır noktası oluşur, ve sayılar sıfırdan başlar. Ve kadının rahmine kadar olan, yani cenine kadar olan mesafe 27 cm'dir. Ondan uzun bir zeker, hamile bir kadında rahme dâhil olursa, cenin zamanından önce yırtılır ve çatlak yumurtalar meydana gelir. Ve çatlak insanlar olur; aynen Miley Cyrus gibi çatlak insanlar. Ve itidal, yani orta boy zeker, pi sayısı olan 13,765... Ve Muhammed'in "orta yolu seçin" dediği yol, yani sırat-ı müstakim demek, işte o doğacak çocuk olacak bir tohumun anne babasına girip meni olup, sonra ta zekere ve rahme kadar olan yolculuğudur. Ve en son sırat köprüsü ise, erkeği kadına bağlayan köprü olan zekerdir. Ve sıratın uzunluğu da işte insandan insana fark eder. Ve burçlar işte gezegenler ile alakalıdır; ve uzaktan yüzüp güneşe kadar gelen, uzaktan yüzüp gelen sperma... Birisi en uzakları Plüton burcu, ve ondan uzak bir yıldız var diyorlar. Ve hal böyle olunca on iki yıldız ve on iki burç var; ve her birisinin güneşe olan uzaklığı farklı. Ve aynen arabanın debriyajının üstten kavrayanı ve dipten kavrayanı gibi... İşte kış burcu kimseler uzun köprüden geçip gelenler demektir, yahut uzun yol yüzenler; ve yaz burçları güneşe yakın ve sıcak burçlar ise güneşe bir tık uzaktaki Merkür gibi kısa köprüden geçenler veya kısa mesafe yüzenler. Ve zeker meniyi fırlatır; aradaki mesafeyi yüzmek zorunda olan sperma, işte kuvvesi ile eğer güçlü ise uzakta da olsa, yani kısa köprüden yola çıkdıysa da mesafeyi yüzüp yumurtaya dâhil olur; eğer güçsüz ise yolda ölür. Veya güçsüz, zayıf bir yumurtaya da Allah'ın rahmeti, onun babasını uzun zekerli, uzun köprülü yapar; ve onların spermaları işte ta yumurtanın ağzına kadar, hatta daha uzunları üstün kadar varır. Ve o yumurtalara sadece kapıyı tıklatmak kalır. Ve kadın yumurtası kime kapıyı açarsa, o dâhil olur, ve çocuk meydana gelir.
Ve Abdülkadir Geylani için "60 gün hiçbir şey yemeden durdu" deniliyor. Hâlbuki dinimizde riyazet yoktur; oruç riyazet değildir, sadece atomları anlama ve onlar gibi olma hikmetini kavramak içindir. Ve Allah olmak için değil; ve onlar melekler, demiştik; yani Allah'lığı değil, melekliği öğrenmek içindir.
Ve anlatılır ki Said-i Nursi'nin talebesi veya bir arkadaşı varmış; uzun süre riyazet yapmış, yememiş içmemiş, güya Allah olcak, gafil. Ve Said ona "Hatırım için ye" deyince biraz bir şeyler yemiş, ve sonra ya hasta olmuş yahut ölmüş diye anlatılıyor. Bre gafil, yemek içmek olmasaydı, bunca sebzeyi, meyveyi halk eden, bunca tahılı yaratan, var eden, bunca kesilip yenebilen hayvanları "Kesip yiyin" diyen Allah boşuna mı dedi "Kurban kesin" diye, "Yiyin için, israf etmeyin" diye? Allah yer mi? Yer. Seninle benimle; benim yemem ile O da yemiş, içmiş, ve benimle çişe bile gitmiş olur. Yemeyen, içmeyen Allah değil, melekleridir. Ve Allah'tan gayrı bir mevcudat olmayınca, onlarda yani meleklerde de Allah tecelli edince, onlardaki hâli ile Allah yemez, içmez, cinsi münasebette bulunmaz; ama insanlarda tecelli gösterince yer, içer... Ve çişe gitmeyip zekeri kırmayacaz diye uğraşan gafiller Firavun soyudur. Ve insan zekeri en fazla 27'li kadir olur, ondan uzun olmaz. Hadi oldu da oldu, 28 veya bir gün daha ay uzadı, 29 oldu; ondan uzun 90'lık zeker olmaz. 90'lık zeker kadının neresine dâhil olcak, gafil Firavun soyu? Tabii oraya giremeyeceği bu uzattıkları zekeri, erkekleri, kadınları "endoskopi yapıyoz" diye, yahut "Sen hastasın, dübüründen bakıcaz" diye kandırıp erkeklerin, kadınların dübürüne sokuyorlar bu kâfir soyu. Ve kâinatın diğer ucu eksi 272 derece diyen 272'li Kelvin zekeri oluşturmak için gayret ediyorlar. Hâlbuki Allah insan bedeninde orantısız bir yer yaratmamışken, ve kadın ile erkeği iki elmanın yarısı gibi yapmışken, ve zekeri sırat tayin etmişken, yani köprü geçiş tayin etmişken; tohumun cennete dâhili, anne rahmine dâhili için köprü yapan, ve onun sebebini çocuğun erkekden kadına dâhil olmasına ve doğum tarihine sebep kılmışken; dübürden sokulan bu uzun 90'lık, 100'lük veya 120'lik veya 272'lik zeker neyin nesi? Ondan çocuk doğmaz ki... Yapma Ayten, çocuk doğmaz götden. Ve şeyhlik, meyhlik hepsi bu zekeri uzatmak; ve affedersiniz Firavun âdeti. Ve gafil sofilerin içinde zekeri taşıtmak, ve aynen bir şişe takılan sucuklar veya elmalar gibi arda arda takılan, alttan takıp üstten çıkartıp, elmayı elmaya eklemek veya zekeri zekere eklemek... Veya uzaya gitmek için füzenin götüne tüpler takıp tüpü tüpe taka, sonra giderken de yakıt tüplerini bıraka bıraka gidiyor diyorlar; kâinatın diğer ucuna uzanmak hikâyesi. Ve en uzağı kim bilir, oraya uzanan bilir, değil mi? Ve bunun için oradaki bilgiye ulaşmak için, gözlerini açmak için zekerlerini uzatan gafiller... Hâlbuki göz, bir anda bakınca Süreyya'yı görebilecek, Süreyya kadar uzağı görebilecek bir istidatta yaratılmışken; gönül gözüyle değil, affedersiniz kıçındaki şeytan ve Firavun tikiyle bakmaya çalışan gafillerden bu dünyanın kurtulması şart oldu artık.
Ve yağmur meselesine gelince: İşte sen kâinatsın, ve içine su dökecen; ve bu su o kâinatda yağmur olcak. Ve o yağmuru öyle tek seferde dökme, dedi Muhammed; ve üçe böl, dedi; ve dinlene dinlene dök içine, yani öyle iç suyu, dedi. Ve yine içerken otur ki, onun düşme damla sürati yavaşlasın, miden ve barsaklarına zarar vermesin mânâsında olduğu gibi, dünyamızda da işte öyle sert yağan civgin yağmuru değil, yavaş yavaş sine sine yağan yağmur güzel. Ve mesela bir kiloluk bir taşı bir metre yüksekden bırakırsan, o bir kilo değil, artık on kilo gibi bir kuvvet kazanır yer çekimi sebebiyle. Yine minareden bırakılan bir çivi kafanı delip geçebilir. O yüzden Ebabil kuşlarının attıkları siccinler işte üstüne düştükleri insanın tepesinden girip altından çıkıyorlardı; çok yüksekden bırakılmışlardı onlar. Ve o yüzden su içerken çökmek, ve karnının katlanmasını sağlar; ve katlanan karın sayesinde düşme mesafesi kısalır, ve düşme ağırlığı ve sertliği yumuşatılmış olur yani.
Ve bazı evlerde ve sanayilerde üç fazlı elektrik kullanılır ki, tek hat ısınıp da sigorta atmasın diye; yani tek kabloya yük binmesin diye üç kablodan sanayi cereyanı verilir, üç fazlı. Eski tek fazlı elektrik hattı olan evlerde işte, bir fırın açıp, bir de bilmem süpürge çalışırsa, bir de kahve makinesi, az sonra o hattın kablosu ısınır; ve ısınınca LS'lerdeki bi metal bükülür ve hattın cereyanını keser, ve sen "sigorta attı" dersin. Ve böyle bir sigorta atınca, sen hâlâ LS sigortayı kaldırıp yine aynı hatta çokça yüklenirsen, Allah muhafaza elektrik yanığının çıkmasına sebep olursun. İşte yağmur hattını da Muhammed "Üç defada için, dinlene dinlene için" diye ondan dedi. Ve aynen üç fazlı elektrik gibi, hatları yormayan elektrik; ve üç yudumda içince, suda yağmur yağarken su moleküllerini yormayan, onların ısınmasına sebep olmayan yağmur için, ısınıp buhar olup yağmursuz kalmamak için, üç yudumda veya daha fazla yudumda dinlendire dinlendire için, dedi. Bütün mesele bundan ibarettir.
---oOo---
Biz dünyada merkezdeyiz. Ve biz gözlerimizi kapatıp uyuyunca, bizim enerji boyutumuz olan yıldızlar da ışıklarını kapatıp uyurlar; ve ölünce ise bir yıldız dökülmüş olur. Hâlbuki kâinatın tabanı neresi de nereye dökülcek yıldız? Ve eğer biz kâinatta küçücük bir gezegende iken, bunu nasıl algılayacağız? Eğer yıldızlar daldan elma düşer gibi dökülcek olsaydı ve:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ
Ve izân nucûmunkederat.
Meali:
Yıldızlar sönüp de döküldüğü zaman,
(Tekvir Suresi 2)
ayetini biz nasıl anlayacağız? Kâinat elma dalı mı da ondan elmalar düşer gibi mi dökülcek yıldızlar? Ve yıldız kaydı dedikleri mesele, dünya döndüğü için, sadece o yıldızın bulunduğu tarafı, dünya dönüp geçince, onu gören taraftaki insanlar artık o yıldız görünmez olduğu sırada, sanki bir yıldız kaydı gibi görünür. Hâlbuki o sadece, o menzilden bir başka menzile, dünyanın yön değiştirmesi sebebiyle olan bir göz yanılmasıdır. Hâlbuki yıldızların sönüp de dökülmesinden kastedilen dökülme, o yıldızın bedeni olan dünyadaki bedeninin hayat enerjisinin tükenip, hayata gözlerini yummasıdır; hayat enerjisinin bitmesidir. Ve kıyamet alameti olarak yıldızlar döküldüğünde denmesi ise, ve yıldızlar demek herkesin tanıdığı şeyhler, âlimler, sanatçılar, peygamberler ve ashabları ve evliyalar gibi, ilminden, sanatından fayda, feyiz alınan şahısların, nurları, ziyaları, ışıklarının kaynağı olan enerji merkezleridir. Onlar ölünce, hayata gözlerini kapayınca işte "yıldız söndü" denilmekte. Ve o ayetteki yıldızların dökülmesi, tanınmış kimselerin bir bir ölmesi demek. Ve büyükler, ışık saçanlar gidince, ışıksız, âlimsiz, sanatçısız, marifetsiz insanlar doğru yolu bulamazlar ve kıyamet kopar işte.
Ve biz merkezdeyiz, demiştik. Ve mesela Ankara Cebeci Hukuk Fakültesi'ndeki bir öğrenci için, o "Ben Türkiye'deyim" deyince yanlış olmaz; bütüne bakınca Türkiye'dedir. Ama biraz içe inince "Türkiye'nin hangi bölgesindensin?" deriz; biraz daha içeri girince, ve o der ki "İç Anadolu Bölgesi'ndeyim." Ve onun İç Anadolu'da olması, Türkiye'de ve Ankara'da olmasına engel değildir. Yine biraz daha içe inince bu sefer "Hangi şehrinden?" deyince "Ankara'da" deyince, onun Ankara'da olması yine Türkiye'de de olmasını ve İç Anadolu Bölgesi'nde de olmasını anlatmış olur. Biraz daha içe inince bu sefer Ankara'nın hangi semti, daha da inince hangi cadde, daha inince hangi mahalle, daha da inince hangi sokak, daha da inince hangi ev... Ve o eve gelince, girince, o evdeki sen kimsin, ismin ne? Sonra bu sefer tekrar dışa doğru "Nerelisin? Annen kim? Baban kim? Türk müsün? Yabancı mısın?" derken dışa doğru yol alınır. Ve bizim dünyalı olmamız, yukarıdaki yıldızların insan ve beden hallerinin biz olmayacağını ispat etmez. Bilhassa aynen Cebeci Hukuk'taki Raşit'in telefonla Amerika'yla görüşürken "Raşit Türkiye'den arıyor" demeleri gibi, merkez en içtedir. Fakat benim merkezde olmam, en dıştaki bedenim olan yıldız olan benin içinde olmamın ispatıdır. Ve ben, dıştaki benliklerimiz, işte o yıldız denilen enerjimizin yoğunlaştığı yerdeki nücum hâlimizdir. Ve böyle olunca, o yukarıdakiler biziz. Ve güneş partiküllerden oluşuyor. Ve mesela biz Ankara'da isek, Ankara'daki bütün ağaçlar, dikenler, güller, elmalar, armutlar, kediler, köpekler, dallar, topraklar, taşlar, ve binalar... ile biz Ankara denen yeri oluşturuyorsak; ve her Ankaralı için bu taş olsun, toprak olsun, veya bir kedi olsun, "Ben Ankaralıyım" veya "Ben Ankara'yım" demesi, bir üste çıkınca "Türkiyeliyim" demesi, bir üste çıkınca "Dünyalıyım" demesi kadar normal bir söz olmayacağı gibi, her insanın da "Enel Hak" (Ben Hakk'ın, Hak bende tecelli ediyor) demesi kadar normal bir söz olamaz. Her yıldız da binlerce partikülden oluşur; ve onlar işte Ahmetler, Mehmetler, veya o mahallenin kedileri, köpekleri, tuzları, biberleri ile birlikte o yıldızın partiküllerini oluşturur. Ve bu yüzden her soy zinciri, soyunun bağlı olduğu ağaç zinciri, semadaki sistemleri oluşturur. Ve yine sistemler sülalelere, soylara, soylar peygamberlere dayanır; ve bir peygamber yine başka bir peygambere bağlıdır. Ve bütün peygamberler Adem'in içinden çıkıp geldi. Öyle olunca bütün âlem Hz. Adem'i oluşturur. Hz. Adem ise Halife-i Rûy-i Zemindir; ve Allah'ın suretinde halk olunan ilk beden.
Ve insan bedeninde sistemler vardır: Böbrek sistemi, tırnaklar, saçlar, kıllar, dişler, parmaklar. Ve mesela orta parmağın tırnağının bir bölgesi ve yeri var; ve uzayabileceği miktar içinde bir karar biçildiyse, ve o tırnak grubu, diğer parmaklardaki tırnaklarla birlikte, ayrı ayrı olmalarına rağmen, tırnaklarımız denen bütünü oluştururlar. Ve yıldızların geziyor olması, yine bizim temsili misal, Ankara'dan İstanbul'a gitmemiz, veya Ankara'da işe, okula gelip gitmemiz gibi hareketlerimiz. Ve sabah işe, akşam eve, sabah işe hayat sürenler vardır; ve döner durur senelerce. Bazıları ise uzun seyahatlere çıkar; yani yörünge değişikliği. Ve bir parmağımızdaki tırnak, o tırnak grubunu temsil eder; yine bir tırnak bütün bedene atfedilir, ve "Ahmet'in tırnağı, Mehmet'in tırnağı" oluverir.
Ve parçalar bütünü gösterir; ve bütünler bir başka bütüne bağlı. Ve biz hepimiz, yek ve tek ve vahid olan Hak Teâlâ'nın parçalarıyız. Ve bütün O diye atfedilen, Hu olan Allah; ve bizler Allah'ın partikülleriyiz.
Ve Cennet'te iken Adem Atamıza "Şu ağaçdan yeme" denildi ki, sırattan cennete dâhil olan çocuk bedeni oluşunca, o ceninin içinde büyüyor. Ve orda yemek yok, içmek yok; affedersiniz sıçmak, çiş etmek de yok. Ve eğer orda çiş ve tuvalet olsaydı, annenin karnı, değil 9 ay, 2 ayda pislenir ve şişerdi. Orda yemek yok, içmek de yok, ve sıçmak da yok. Ve düşünün bir akvaryumu; küçücük balıklar bile, küçücük boklarıyla, akvaryumu temizlemezsen, pislikden görünmez hâle sokuyorlar. Ve cennette pislemek olsa idi, ne zordu bu doğacak çocuğun hâli; boklara belenirdi, değil mi? Ve ta ki onun barsaklarının çalışması, dünyaya gözlerini açınca başlar, memeden emince başlar; ve o zaman barsak sistemi devreye girer. Daha önce çocukda barsaklar ve mide görevde değildir. Ve o ayette geçen "Bu meyvaya dokunma"dan kasıt, cennette pisleme olamayacağı içindir. Anne karnında, çocuğun barsak sistemi çalışsa, Allah muhafaza, serum yiyenin de sıçabileceği, çişleyebileceği gibi, annesinin karnına sıçar, batırırdı, değil mi? O yüzden cennette o ağaçdan yememe, içmeme, sıçmama, anne karnını temsil eder işte. Ve bütün marifet, din, diyanet, yeniden bir çocuk olarak doğabilmek; parçalarımızın ölüp, bozulup dağıldıktan sonra toplanıp bir araya gelip yeni beden olabilmesi içindir. Ve haşr ve cennette, cehennemde hepsi bunlardan ibarettir.
---oOo---
Rabbim Teâlâ ve Tekaddes hazretleri, Mehdi ve cemaatine, ölüp ve bedenlerimizin bozulup dağıldıktan sonra tekrar haşrolup, toplanıp bir beden olabilmemiz için, Rahman ve Rahim olan Allah'a varmayı; yani babamız ve annemiz olacak olan, ve cennet gibi bir Anne ve Babaya varmayı nasip eylesin inşallah. Ordan da yeniden bilinçli bir beden olarak, bir yıldız olarak doğmayı nasip eylesin inşallah.
--oOo---
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Âmîn.
Elfatiha maassalavat.
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Âmîn.
Elfatiha maassalavat.
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 26 Ekim 2015 Pazartesi
Original Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 26 Ekim 2015 Pazartesi
Original Kar©glan