10-26-2026, 04:03 AM
Tasavvuf Nedir? Dinde Vesile Var mıdır? Mürşid-i Kâmil Kimdir?
(Kar©glan'ın 15 Ocak 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُواْ فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ أَنَّ لَهُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُواْ بِهِ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Sadakallâhü'l-Azîm. Mâide Suresi, 35-36. ayetler.
Okunuşu:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil-vesîlete ve câhidû fî sebîlihî lealleküm tuflihûn.
İnnellezîne keferû lev enne lehum mâ fil-ardı cemîan ve mislehu meahu li-yeftedû bihî min azâbi yevmil-kıyâmeti mâ tukubbile minhum ve lehum azâbun elîm.
Meali:
Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının, O'na yaklaşmaya vesile arayın ve O'nun yolunda gayret edin ki kurtuluşa eresiniz.
İnkâr edenler, yeryüzünde bulunanların tamamına ve bir misline daha sahip olsalar ve kıyamet gününün azabından kurtulmak için bunların tamamını fidye olarak verseler, yine de bu onlardan kabul edilmez. Onlar için elem verici bir azap vardır.
Sadakallâhü'l-Azîm. Mâide Suresi, 35-36. ayetler.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Allah Teâlâ'nın yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allah'ı zikreden bir topluluk bulduklarında onları kanatlarıyla dünya semasına kadar kuşatırlar...”
Hadisin devamında Allah Teâlâ'nın, zikreden kullarını bağışladığını ve onlarla beraber bulunan kimselerin de bu rahmetten nasiplendiğini bildiren ifadeler yer almaktadır.
(Hadis-i Şerif, Buhârî, Daavât 66; Müslim, Zikir 25. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 251-252, 358-359; Tirmizî, Daavât 129)
Bu hadis, zikir meclislerinin ve Allah'ı anmak için bir araya gelmenin faziletini göstermektedir.
Salavat:
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm, inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm, inneke hamîdun mecîd.
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Allah Teâlâ Hazretlerine vesile aramak, vesile edinmek ve tevessül konusu üzerinde özellikle farklı görüşler bulunmaktadır.
Bazı kimseler vesile edinmeyi, bir Allah dostundan dua istemeyi veya himmet talep etmeyi doğru bulmaz ve bunu şirk olarak değerlendirirler.
Fâtiha Suresi'nde:
“Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”
buyuruyoruz.
Buradan hareketle bazıları:
“Yalnız Allah'tan yardım istiyorsun; öyleyse neden bir şeyhten veya Allah dostundan yardım istiyorsun?” diye soruyor.
Bu sorunun cevabını anlamak için önce “vesile” kavramının ne olduğuna bakmak gerekir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kabrimi bayram yeri hâline çevirmeyiniz. Bana salât ve selâm getiriniz. Zira nerede olursanız olun, sizin salât ve selâmınız bana ulaşır.”
(Ebû Dâvûd, Menâsik 97)
Burada Peygamber Efendimiz, nerede olunursa olunsun kendisine salât ve selâm gönderilebileceğini bildirmektedir.
Bu noktadan hareketle, Allah'ın kullarına ulaşan rahmet ve yardımın çeşitli vesilelerle gerçekleşebileceği düşünülebilir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Allah size yardım edip rızık veriyorsa, bu, aranızdaki zayıflar sayesinde değil midir?”
(Hadis-i Şerif, Buhârî, Cihâd 76)
Yine:
“Fakirleri gözetiniz. Aranızdaki zayıflar sayesinde Allah'tan yardım görüp rızıklandığınızdan şüpheniz olmasın.”
(Ebû Dâvûd, Cihâd 7)
Ve:
“Allah bu ümmete, aralarındaki zayıfların duası, ibadeti ve ihlâsı sebebiyle yardım etmektedir.”
(Nesâî, Cihâd 4)
Öyleyse vesile kavramını yalnızca bir insanı Allah'ın yerine koymak şeklinde anlamamak gerekir.
Allah'ın yardımının çeşitli sebepler ve vesileler üzerinden gerçekleşmesi, Allah'ın kudretini ortadan kaldırmaz.
Allâh'a Yaklaşmak İçin Vesile Aramak Nedir?
Mâide Suresi'nin 35. ayetinde:
“O'na vesile arayın.”
buyrulmaktadır.
Bu vesileyi yalnızca belirli bir kişi olarak değil; iman, ibadet, dua, zikir, salih amel, güzel ahlâk ve Allah dostlarının güzel örnekliği gibi farklı şekillerde düşünmek mümkündür.
İsrâ Suresi'nde de şöyle buyurulur:
“Onların yalvardıkları bu varlıklar, hangimiz daha yakın olacağız diye Rablerine vesile ararlar. O'nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar.”
(İsrâ, 57)
Vesileyi Bir Örnekle Anlamak
Mesela ben terzi olsam ve bir elbise dikmek istesem, kumaşı belirli ölçülerde kesmem gerekir. Bunun için makas kullanırım. Daha sonra iğne, iplik veya dikiş makinesi kullanırım.
Şimdi soralım:
Bu elbiseyi kim yaptı?
Terzi yaptı.
Peki makasın hiç mi rolü yok?
Var.
İğnenin ve ipliğin hiç mi rolü yok?
Onların da var.
Fakat bütün bunların varlığını ve çalışmasını sağlayan Allah'tır.
Demek ki bir işin gerçekleşmesinde birçok sebep ve vesile bulunabilir. Fakat bütün sebeplerin yaratıcısı ve gerçek kudret sahibi Allah Teâlâ'dır.
Aynı şekilde köy kuyularından su çekmek için kova, ip, tulumba veya başka araçlar kullanılabilir. İnsan susadığında suya ulaşmak için bu vesilelerden yararlanır.
Bütün bunlar bize şunu gösterir:
Vesile kullanmak, Allah'ı devre dışı bırakmak değildir. Vesileleri yaratan da onları sonuçlara ulaştıran da Allah'tır.
Bu vaazın size ulaşması için bile internet, bilgisayar veya telefon, elektrik, okuma-yazma, göz, akıl, el ve daha birçok vesile gerekmektedir.
Yiyeceğimizin soframıza gelmesi için çiftçi, toprak, su, güneş, emek ve daha birçok sebep vardır.
Öyleyse dünyadaki bütün sebepleri yok sayıp her şeyi sebepsiz beklemek, Allah'ın yaratılıştaki düzenini anlamamak olur.
---oOo---
Allah da Vesile Kullanır mı?
Edep bakımından çocuk için:
“Benim değil, Allah'ın emanetidir.”
denilir.
Çünkü çocuk üzerinde anne ve babanın emeği bulunsa da onu yaratan Allah'tır.
Anne-babanın çocuk üzerindeki vesile oluşu, Allah'ın yaratma kudretine ortak olmaları anlamına gelmez.
Aynı şekilde terzi kumaşı keserken:
“Ben kestim.”
diyebilir.
Fakat terzinin elini, gözünü, aklını ve kullandığı makası yaratan Allah'tır.
Tasavvufî dilde:
“Lâ mevcûde illâ Hû”
ifadesi, Allah'ın varlığı karşısında yaratılmışların kendi başlarına bağımsız bir varlık ve kudret sahibi olmadığını ifade eden bir tasavvufî söyleyiş olarak anlaşılır.
Bu ifade, yaratılmışların fiziksel olarak yok olduğu anlamında değil; onların varlık ve kudretlerinin Allah'a bağlı olduğu anlamında değerlendirilmelidir.
İnsan çalışmalı, gayret etmeli ve sebeplere sarılmalıdır.
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى
Ve en leyse lil-insâni illâ mâ seâ.
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”
Necm Suresi, 39. ayet
Fenâ-fiş-Şeyh - Fenâ-fir-Resûl - Fenâfillâh
Allah Teâlâ:
“İnsan için ancak çalıştığı vardır.”
buyurmaktadır.
Allâh'a yaklaşmak için vesileler aramak da bu çerçevede değerlendirilebilir.
Tasavvuf geleneğinde mürşid, kişiye doğrudan Allah'ın yerine geçen bir varlık olarak değil, Kur'an ve sünnet doğrultusunda yol gösteren bir rehber olarak düşünülür.
Birinci ve en büyük rehber Hz. Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'dir.
O'nun ardından Kur'an ve sünneti öğrenen, yaşayan ve başkalarına öğreten âlimler ve mürşidler gelir.
Bir insan sevdiği ve örnek aldığı kişinin davranışlarını öğrenir, onun güzel ahlâkını kendi hayatına taşımaya çalışır.
Tasavvufî anlayışta mürşid de müridine Allah'a giden yolda rehberlik eder.
Fenâ-fiş-Şeyh:
Bu kavramı anlamak için çay ve şeker örneğini kullanabiliriz.
Şeker çayın içinde eridiğinde ayrı bir madde olarak görünmez; fakat çayın tadını değiştirir.
Tasavvufî anlamda müridin mürşidinin güzel ahlâkını, edebini ve yaşayışını benimsemesi, onun nefsini terbiye etmesine yardımcı olabilir.
Burada amaç şahsı ilahlaştırmak değil, güzel ahlâkı örnek almaktır.
Fenâ-fir-Resûl:
Mürşid de gerçek anlamda Peygamber Efendimiz'in sünnetine bağlıysa, onun rehberliği Resûlullah'ın örnekliğine yöneltir.
Fenâfillâh:
Tasavvufî dilde kulun kendi nefsî arzularını Allah'ın rızası karşısında eritmesi ve hayatını Allah'ın emirlerine uygun hâle getirmesi anlamında kullanılan bir kavramdır.
Bu ifadeler hiçbir şekilde insanın Allah olması anlamına gelmez.
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
Ve mâ yentıku anil-hevâ. İn huve illâ vahyun yûhâ.
“O, hevâsından konuşmaz. O'nun söyledikleri kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.”
Necm Suresi, 3-4. ayetler
Bu ayet, özellikle Peygamber Efendimiz'in tebliğ ettiği vahyin Allah tarafından geldiğini ifade etmektedir. Peygamberlik makamı ile velâyet veya mürşidlik makamı birbirine karıştırılmamalıdır.
Mürşid, vahiy alan bir peygamber değildir. Onun görevi, Kur'an ve sünnete bağlı olarak insanlara rehberlik etmektir.
Allah Dostlarının Özellikleri
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
Yâ eyyuhellezîne âmenû men yertedde minkum an dînihî fe-sevfe ye'tillâhu bi-kavmin yuhibbuhum ve yuhibbûnehû, ezilletin alel-mü'minîne eizzetin alel-kâfirîn, yücâhidûne fî sebîlillâhi ve lâ yehâfûne levmete lâim. Zâlike fadlullâhi yu'tîhi men yeşâ'. Vallâhu vâsiun alîm.
Mâide Suresi, 54. ayet
Meali:
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, inkârcılara karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda gayret ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, O hakkıyla bilendir.
Mâide Suresi, 54. ayet
Burada Allah'ın sevdiği kulların temel özellikleri anlatılmaktadır.
Demek ki Allah dostluğunun ölçüsü yalnızca bir kişinin “Ben mürşidim” veya “Ben Allah dostuyum” demesi değildir.
Ölçü; Allah sevgisi, güzel ahlâk, kullara karşı merhamet, Kur'an ve sünnete bağlılık, nefsin terbiyesi ve Allah yolunda samimiyet olmalıdır.
Taklidî İman - Tahkikî İman
Bir insan başlangıçta bazı şeyleri taklit ederek öğrenebilir.
Çocuk nasıl anne-babasından namazı öğreniyorsa, mürid de mürşidinden ibadet ve edebi öğrenebilir.
Fakat amaç ömür boyu körü körüne taklit etmek değildir.
Taklidî imandan tahkikî imana geçmek gerekir.
İnsan zamanla öğrendiği şeylerin hikmetini araştırmalı, düşünmeli ve imanını bilinçli hâle getirmelidir.
Tasavvufun önemli hedeflerinden biri de insanın nefsini terbiye ederek Allah'ın yaratılış düzenini, yani sünnetullahı ve fıtratı daha iyi anlamasına yardımcı olmaktır.
Bunu bir gül örneğiyle anlatabiliriz.
Gül mevsimi geçtiğinde gül yaprakları dökülür. Fakat insan gülün kokusunu daha uzun süre muhafaza etmek istiyorsa, zamanında gül yapraklarını toplayıp onlardan gül yağı veya gül suyu elde edebilir.
Buradaki örnekten maksat şudur:
Güzel olan bir şeyi sadece seyretmek değil, onun özünü anlayıp hayatımıza taşımak gerekir.
Peygamber Efendimiz'in hayatı da bizim için böyledir. O'nun sünnetini yalnızca geçmişte yaşanmış bir tarih olarak değil, bugün de yaşanabilecek bir ahlâk ve hayat ölçüsü olarak anlamak gerekir.
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Yes'eluhu men fis-semâvâti vel-ardı, kulle yevmin huve fî şe'n.
“Göklerde ve yerde bulunanlar O'ndan isterler. O, her an yeni bir iş ve oluş üzerindedir.”
Rahmân Suresi, 29. ayet
Allah'ın yaratması ve tecellileri her an devam etmektedir. İnsan da bu yaratılışın hikmetlerini düşünerek imanını güçlendirmelidir.
---oOo---
Hz. İbrahim'in Kalbinin Tatmin Olması
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن قَالَ بَلَى وَلَكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Ve iz kâle İbrâhîmu rabbî erinî keyfe tuhyil-mevtâ. Kâle evelem tü'min? Kâle belâ ve lâkin li-yatma'inne kalbî. Kâle fe huz erbaaten minet-tayri fesurhunne ileyk. Sümme'c'al alâ külli cebelin minhünne cüz'en sümmed'uhünne ye'tîneke sa'yâ. Va'lem ennallâhe azîzün hakîm.
Bakara Suresi, 260. ayet
Hz. İbrahim'in:
“Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.”
demesi, iman etmediği anlamına gelmez. Kendisi:
“İnanıyorum; fakat kalbimin tatmin olması için.”
demiştir.
Bu ayet bize, insanın imanını düşünerek, tefekkür ederek ve hakikati anlamaya çalışarak derinleştirmesinin önemini gösterir.
Vaazın devamında kuşların parçalanması, suya, toprağa ve yeniden yaratılışa karışması üzerinden çeşitli işarî yorumlar yapılmaktadır.
Bu tür yorumları maddî biyoloji veya fizik kanunu olarak değil, yeniden diriliş, dönüşüm ve Allah'ın yaratma kudreti üzerine yapılan tasavvufî/işarî düşünceler olarak değerlendirmek gerekir.
Kur'an'ın asıl mesajı ise Allah'ın ölüleri diriltmeye kadir olduğudur.
---oOo---
Tasavvuf ve Varlıklarda İlâhî Tecelli
Allah Teâlâ bütün yaratılmışların yaratıcısıdır. O'nun kudreti ve isimlerinin tecellileri yaratılmışlarda görülebilir.
Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır:
Allah'ın bir varlıkta tecelli etmesi, o varlığın Allah olduğu anlamına gelmez.
İnek Allah'ın yarattığı bir hayvandır. Köpek Allah'ın yarattığı bir hayvandır. İnsan da Allah'ın yarattığı bir kuldur.
Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellilerini yaratılmışlarda görmek başka, yaratılmışı Allah kabul etmek başka şeydir.
Tasavvufî dilde kullanılan:
“Enel-Hak”
gibi ifadeler de tarihî ve tasavvufî bağlamları içerisinde anlaşılmalıdır. Bunları insanın kelimenin literal anlamıyla Allah olduğu şeklinde anlamak doğru değildir.
Hz. Musa döneminde insanların buzağıya tapması da yaratılmış ile Yaratan arasındaki ayrımın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
İnsan, yaratılmışlara bakarak Allah'ın kudretini ve sanatını görebilir; fakat hiçbir yaratılmışı Allah'ın kendisi olarak kabul etmemelidir.
---oOo---
Tasavvuf ve Mürşid-i Kâmil
Geçen vaazlarda nefsin olgunlaşması üzerinde durmuştuk.
Şimdi “Mürşid-i Kâmil” kavramına gelelim.
Mürşid-i kâmil, tasavvuf geleneğinde insanlara Allah yolunda rehberlik eden, kendi nefsini terbiye etmeye çalışan ve Kur'an ile sünnete bağlı yaşayan olgun kişi olarak tarif edilir.
Tasavvufî yolculuk, insanın nefsini tanıması ve onu terbiye etmesiyle ilgilidir.
Bu yolculuk yalnızca dış dünyayı incelemekten ibaret değildir. İnsan kendi içine de bakmalı, nefsinin kusurlarını görmeli ve onları düzeltmeye çalışmalıdır.
Tasavvuf, insanın iç dünyasını temizleme ve ahlâkını güzelleştirme yolculuğudur.
Mürşidin görevi ise müridin yerine Allah ile kul arasına girmek değildir.
Mürşid, Allah'a kulluk yolunda rehberlik eder.
Bu nedenle mürid, mürşidine bağlanırken onun şahsını ilahlaştırmamalı; onun gösterdiği yolun Kur'an ve sünnete uygun olup olmadığına dikkat etmelidir.
Mürşidin değeri, kendisini ne kadar övdüğünde değil, insanı Allah'a, Peygamber Efendimiz'in sünnetine, güzel ahlâka ve hakikate ne kadar yönlendirdiğinde ortaya çıkar.
Rabbim bizlere doğru mürşidleri tanımayı, doğru yolu takip etmeyi ve sınırları aşmamayı nasip eylesin.
---oOo---
Allah'ım! Bize Hakkı Hak Olarak Göster
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan sakınmayı nasip eyle.”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil-hamdü lillâhi Rabbil-âlemîn. Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.
---oOo---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 15 Ocak 2016 Cuma
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 15 Ocak 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُواْ فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ أَنَّ لَهُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُواْ بِهِ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Sadakallâhü'l-Azîm. Mâide Suresi, 35-36. ayetler.
Okunuşu:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil-vesîlete ve câhidû fî sebîlihî lealleküm tuflihûn.
İnnellezîne keferû lev enne lehum mâ fil-ardı cemîan ve mislehu meahu li-yeftedû bihî min azâbi yevmil-kıyâmeti mâ tukubbile minhum ve lehum azâbun elîm.
Meali:
Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının, O'na yaklaşmaya vesile arayın ve O'nun yolunda gayret edin ki kurtuluşa eresiniz.
İnkâr edenler, yeryüzünde bulunanların tamamına ve bir misline daha sahip olsalar ve kıyamet gününün azabından kurtulmak için bunların tamamını fidye olarak verseler, yine de bu onlardan kabul edilmez. Onlar için elem verici bir azap vardır.
Sadakallâhü'l-Azîm. Mâide Suresi, 35-36. ayetler.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Allah Teâlâ'nın yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allah'ı zikreden bir topluluk bulduklarında onları kanatlarıyla dünya semasına kadar kuşatırlar...”
Hadisin devamında Allah Teâlâ'nın, zikreden kullarını bağışladığını ve onlarla beraber bulunan kimselerin de bu rahmetten nasiplendiğini bildiren ifadeler yer almaktadır.
(Hadis-i Şerif, Buhârî, Daavât 66; Müslim, Zikir 25. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 251-252, 358-359; Tirmizî, Daavât 129)
Bu hadis, zikir meclislerinin ve Allah'ı anmak için bir araya gelmenin faziletini göstermektedir.
Salavat:
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm, inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm, inneke hamîdun mecîd.
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Allah Teâlâ Hazretlerine vesile aramak, vesile edinmek ve tevessül konusu üzerinde özellikle farklı görüşler bulunmaktadır.
Bazı kimseler vesile edinmeyi, bir Allah dostundan dua istemeyi veya himmet talep etmeyi doğru bulmaz ve bunu şirk olarak değerlendirirler.
Fâtiha Suresi'nde:
“Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”
buyuruyoruz.
Buradan hareketle bazıları:
“Yalnız Allah'tan yardım istiyorsun; öyleyse neden bir şeyhten veya Allah dostundan yardım istiyorsun?” diye soruyor.
Bu sorunun cevabını anlamak için önce “vesile” kavramının ne olduğuna bakmak gerekir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kabrimi bayram yeri hâline çevirmeyiniz. Bana salât ve selâm getiriniz. Zira nerede olursanız olun, sizin salât ve selâmınız bana ulaşır.”
(Ebû Dâvûd, Menâsik 97)
Burada Peygamber Efendimiz, nerede olunursa olunsun kendisine salât ve selâm gönderilebileceğini bildirmektedir.
Bu noktadan hareketle, Allah'ın kullarına ulaşan rahmet ve yardımın çeşitli vesilelerle gerçekleşebileceği düşünülebilir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Allah size yardım edip rızık veriyorsa, bu, aranızdaki zayıflar sayesinde değil midir?”
(Hadis-i Şerif, Buhârî, Cihâd 76)
Yine:
“Fakirleri gözetiniz. Aranızdaki zayıflar sayesinde Allah'tan yardım görüp rızıklandığınızdan şüpheniz olmasın.”
(Ebû Dâvûd, Cihâd 7)
Ve:
“Allah bu ümmete, aralarındaki zayıfların duası, ibadeti ve ihlâsı sebebiyle yardım etmektedir.”
(Nesâî, Cihâd 4)
Öyleyse vesile kavramını yalnızca bir insanı Allah'ın yerine koymak şeklinde anlamamak gerekir.
Allah'ın yardımının çeşitli sebepler ve vesileler üzerinden gerçekleşmesi, Allah'ın kudretini ortadan kaldırmaz.
Allâh'a Yaklaşmak İçin Vesile Aramak Nedir?
Mâide Suresi'nin 35. ayetinde:
“O'na vesile arayın.”
buyrulmaktadır.
Bu vesileyi yalnızca belirli bir kişi olarak değil; iman, ibadet, dua, zikir, salih amel, güzel ahlâk ve Allah dostlarının güzel örnekliği gibi farklı şekillerde düşünmek mümkündür.
İsrâ Suresi'nde de şöyle buyurulur:
“Onların yalvardıkları bu varlıklar, hangimiz daha yakın olacağız diye Rablerine vesile ararlar. O'nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar.”
(İsrâ, 57)
Vesileyi Bir Örnekle Anlamak
Mesela ben terzi olsam ve bir elbise dikmek istesem, kumaşı belirli ölçülerde kesmem gerekir. Bunun için makas kullanırım. Daha sonra iğne, iplik veya dikiş makinesi kullanırım.
Şimdi soralım:
Bu elbiseyi kim yaptı?
Terzi yaptı.
Peki makasın hiç mi rolü yok?
Var.
İğnenin ve ipliğin hiç mi rolü yok?
Onların da var.
Fakat bütün bunların varlığını ve çalışmasını sağlayan Allah'tır.
Demek ki bir işin gerçekleşmesinde birçok sebep ve vesile bulunabilir. Fakat bütün sebeplerin yaratıcısı ve gerçek kudret sahibi Allah Teâlâ'dır.
Aynı şekilde köy kuyularından su çekmek için kova, ip, tulumba veya başka araçlar kullanılabilir. İnsan susadığında suya ulaşmak için bu vesilelerden yararlanır.
Bütün bunlar bize şunu gösterir:
Vesile kullanmak, Allah'ı devre dışı bırakmak değildir. Vesileleri yaratan da onları sonuçlara ulaştıran da Allah'tır.
Bu vaazın size ulaşması için bile internet, bilgisayar veya telefon, elektrik, okuma-yazma, göz, akıl, el ve daha birçok vesile gerekmektedir.
Yiyeceğimizin soframıza gelmesi için çiftçi, toprak, su, güneş, emek ve daha birçok sebep vardır.
Öyleyse dünyadaki bütün sebepleri yok sayıp her şeyi sebepsiz beklemek, Allah'ın yaratılıştaki düzenini anlamamak olur.
---oOo---
Allah da Vesile Kullanır mı?
Edep bakımından çocuk için:
“Benim değil, Allah'ın emanetidir.”
denilir.
Çünkü çocuk üzerinde anne ve babanın emeği bulunsa da onu yaratan Allah'tır.
Anne-babanın çocuk üzerindeki vesile oluşu, Allah'ın yaratma kudretine ortak olmaları anlamına gelmez.
Aynı şekilde terzi kumaşı keserken:
“Ben kestim.”
diyebilir.
Fakat terzinin elini, gözünü, aklını ve kullandığı makası yaratan Allah'tır.
Tasavvufî dilde:
“Lâ mevcûde illâ Hû”
ifadesi, Allah'ın varlığı karşısında yaratılmışların kendi başlarına bağımsız bir varlık ve kudret sahibi olmadığını ifade eden bir tasavvufî söyleyiş olarak anlaşılır.
Bu ifade, yaratılmışların fiziksel olarak yok olduğu anlamında değil; onların varlık ve kudretlerinin Allah'a bağlı olduğu anlamında değerlendirilmelidir.
İnsan çalışmalı, gayret etmeli ve sebeplere sarılmalıdır.
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى
Ve en leyse lil-insâni illâ mâ seâ.
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”
Necm Suresi, 39. ayet
Fenâ-fiş-Şeyh - Fenâ-fir-Resûl - Fenâfillâh
Allah Teâlâ:
“İnsan için ancak çalıştığı vardır.”
buyurmaktadır.
Allâh'a yaklaşmak için vesileler aramak da bu çerçevede değerlendirilebilir.
Tasavvuf geleneğinde mürşid, kişiye doğrudan Allah'ın yerine geçen bir varlık olarak değil, Kur'an ve sünnet doğrultusunda yol gösteren bir rehber olarak düşünülür.
Birinci ve en büyük rehber Hz. Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'dir.
O'nun ardından Kur'an ve sünneti öğrenen, yaşayan ve başkalarına öğreten âlimler ve mürşidler gelir.
Bir insan sevdiği ve örnek aldığı kişinin davranışlarını öğrenir, onun güzel ahlâkını kendi hayatına taşımaya çalışır.
Tasavvufî anlayışta mürşid de müridine Allah'a giden yolda rehberlik eder.
Fenâ-fiş-Şeyh:
Bu kavramı anlamak için çay ve şeker örneğini kullanabiliriz.
Şeker çayın içinde eridiğinde ayrı bir madde olarak görünmez; fakat çayın tadını değiştirir.
Tasavvufî anlamda müridin mürşidinin güzel ahlâkını, edebini ve yaşayışını benimsemesi, onun nefsini terbiye etmesine yardımcı olabilir.
Burada amaç şahsı ilahlaştırmak değil, güzel ahlâkı örnek almaktır.
Fenâ-fir-Resûl:
Mürşid de gerçek anlamda Peygamber Efendimiz'in sünnetine bağlıysa, onun rehberliği Resûlullah'ın örnekliğine yöneltir.
Fenâfillâh:
Tasavvufî dilde kulun kendi nefsî arzularını Allah'ın rızası karşısında eritmesi ve hayatını Allah'ın emirlerine uygun hâle getirmesi anlamında kullanılan bir kavramdır.
Bu ifadeler hiçbir şekilde insanın Allah olması anlamına gelmez.
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
Ve mâ yentıku anil-hevâ. İn huve illâ vahyun yûhâ.
“O, hevâsından konuşmaz. O'nun söyledikleri kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.”
Necm Suresi, 3-4. ayetler
Bu ayet, özellikle Peygamber Efendimiz'in tebliğ ettiği vahyin Allah tarafından geldiğini ifade etmektedir. Peygamberlik makamı ile velâyet veya mürşidlik makamı birbirine karıştırılmamalıdır.
Mürşid, vahiy alan bir peygamber değildir. Onun görevi, Kur'an ve sünnete bağlı olarak insanlara rehberlik etmektir.
Allah Dostlarının Özellikleri
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
Yâ eyyuhellezîne âmenû men yertedde minkum an dînihî fe-sevfe ye'tillâhu bi-kavmin yuhibbuhum ve yuhibbûnehû, ezilletin alel-mü'minîne eizzetin alel-kâfirîn, yücâhidûne fî sebîlillâhi ve lâ yehâfûne levmete lâim. Zâlike fadlullâhi yu'tîhi men yeşâ'. Vallâhu vâsiun alîm.
Mâide Suresi, 54. ayet
Meali:
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, inkârcılara karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda gayret ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, O hakkıyla bilendir.
Mâide Suresi, 54. ayet
Burada Allah'ın sevdiği kulların temel özellikleri anlatılmaktadır.
Demek ki Allah dostluğunun ölçüsü yalnızca bir kişinin “Ben mürşidim” veya “Ben Allah dostuyum” demesi değildir.
Ölçü; Allah sevgisi, güzel ahlâk, kullara karşı merhamet, Kur'an ve sünnete bağlılık, nefsin terbiyesi ve Allah yolunda samimiyet olmalıdır.
Taklidî İman - Tahkikî İman
Bir insan başlangıçta bazı şeyleri taklit ederek öğrenebilir.
Çocuk nasıl anne-babasından namazı öğreniyorsa, mürid de mürşidinden ibadet ve edebi öğrenebilir.
Fakat amaç ömür boyu körü körüne taklit etmek değildir.
Taklidî imandan tahkikî imana geçmek gerekir.
İnsan zamanla öğrendiği şeylerin hikmetini araştırmalı, düşünmeli ve imanını bilinçli hâle getirmelidir.
Tasavvufun önemli hedeflerinden biri de insanın nefsini terbiye ederek Allah'ın yaratılış düzenini, yani sünnetullahı ve fıtratı daha iyi anlamasına yardımcı olmaktır.
Bunu bir gül örneğiyle anlatabiliriz.
Gül mevsimi geçtiğinde gül yaprakları dökülür. Fakat insan gülün kokusunu daha uzun süre muhafaza etmek istiyorsa, zamanında gül yapraklarını toplayıp onlardan gül yağı veya gül suyu elde edebilir.
Buradaki örnekten maksat şudur:
Güzel olan bir şeyi sadece seyretmek değil, onun özünü anlayıp hayatımıza taşımak gerekir.
Peygamber Efendimiz'in hayatı da bizim için böyledir. O'nun sünnetini yalnızca geçmişte yaşanmış bir tarih olarak değil, bugün de yaşanabilecek bir ahlâk ve hayat ölçüsü olarak anlamak gerekir.
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Yes'eluhu men fis-semâvâti vel-ardı, kulle yevmin huve fî şe'n.
“Göklerde ve yerde bulunanlar O'ndan isterler. O, her an yeni bir iş ve oluş üzerindedir.”
Rahmân Suresi, 29. ayet
Allah'ın yaratması ve tecellileri her an devam etmektedir. İnsan da bu yaratılışın hikmetlerini düşünerek imanını güçlendirmelidir.
---oOo---
Hz. İbrahim'in Kalbinin Tatmin Olması
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن قَالَ بَلَى وَلَكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Ve iz kâle İbrâhîmu rabbî erinî keyfe tuhyil-mevtâ. Kâle evelem tü'min? Kâle belâ ve lâkin li-yatma'inne kalbî. Kâle fe huz erbaaten minet-tayri fesurhunne ileyk. Sümme'c'al alâ külli cebelin minhünne cüz'en sümmed'uhünne ye'tîneke sa'yâ. Va'lem ennallâhe azîzün hakîm.
Bakara Suresi, 260. ayet
Hz. İbrahim'in:
“Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.”
demesi, iman etmediği anlamına gelmez. Kendisi:
“İnanıyorum; fakat kalbimin tatmin olması için.”
demiştir.
Bu ayet bize, insanın imanını düşünerek, tefekkür ederek ve hakikati anlamaya çalışarak derinleştirmesinin önemini gösterir.
Vaazın devamında kuşların parçalanması, suya, toprağa ve yeniden yaratılışa karışması üzerinden çeşitli işarî yorumlar yapılmaktadır.
Bu tür yorumları maddî biyoloji veya fizik kanunu olarak değil, yeniden diriliş, dönüşüm ve Allah'ın yaratma kudreti üzerine yapılan tasavvufî/işarî düşünceler olarak değerlendirmek gerekir.
Kur'an'ın asıl mesajı ise Allah'ın ölüleri diriltmeye kadir olduğudur.
---oOo---
Tasavvuf ve Varlıklarda İlâhî Tecelli
Allah Teâlâ bütün yaratılmışların yaratıcısıdır. O'nun kudreti ve isimlerinin tecellileri yaratılmışlarda görülebilir.
Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır:
Allah'ın bir varlıkta tecelli etmesi, o varlığın Allah olduğu anlamına gelmez.
İnek Allah'ın yarattığı bir hayvandır. Köpek Allah'ın yarattığı bir hayvandır. İnsan da Allah'ın yarattığı bir kuldur.
Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellilerini yaratılmışlarda görmek başka, yaratılmışı Allah kabul etmek başka şeydir.
Tasavvufî dilde kullanılan:
“Enel-Hak”
gibi ifadeler de tarihî ve tasavvufî bağlamları içerisinde anlaşılmalıdır. Bunları insanın kelimenin literal anlamıyla Allah olduğu şeklinde anlamak doğru değildir.
Hz. Musa döneminde insanların buzağıya tapması da yaratılmış ile Yaratan arasındaki ayrımın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
İnsan, yaratılmışlara bakarak Allah'ın kudretini ve sanatını görebilir; fakat hiçbir yaratılmışı Allah'ın kendisi olarak kabul etmemelidir.
---oOo---
Tasavvuf ve Mürşid-i Kâmil
Geçen vaazlarda nefsin olgunlaşması üzerinde durmuştuk.
Şimdi “Mürşid-i Kâmil” kavramına gelelim.
Mürşid-i kâmil, tasavvuf geleneğinde insanlara Allah yolunda rehberlik eden, kendi nefsini terbiye etmeye çalışan ve Kur'an ile sünnete bağlı yaşayan olgun kişi olarak tarif edilir.
Tasavvufî yolculuk, insanın nefsini tanıması ve onu terbiye etmesiyle ilgilidir.
Bu yolculuk yalnızca dış dünyayı incelemekten ibaret değildir. İnsan kendi içine de bakmalı, nefsinin kusurlarını görmeli ve onları düzeltmeye çalışmalıdır.
Tasavvuf, insanın iç dünyasını temizleme ve ahlâkını güzelleştirme yolculuğudur.
Mürşidin görevi ise müridin yerine Allah ile kul arasına girmek değildir.
Mürşid, Allah'a kulluk yolunda rehberlik eder.
Bu nedenle mürid, mürşidine bağlanırken onun şahsını ilahlaştırmamalı; onun gösterdiği yolun Kur'an ve sünnete uygun olup olmadığına dikkat etmelidir.
Mürşidin değeri, kendisini ne kadar övdüğünde değil, insanı Allah'a, Peygamber Efendimiz'in sünnetine, güzel ahlâka ve hakikate ne kadar yönlendirdiğinde ortaya çıkar.
Rabbim bizlere doğru mürşidleri tanımayı, doğru yolu takip etmeyi ve sınırları aşmamayı nasip eylesin.
---oOo---
Allah'ım! Bize Hakkı Hak Olarak Göster
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan sakınmayı nasip eyle.”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil-hamdü lillâhi Rabbil-âlemîn. Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.
---oOo---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 15 Ocak 2016 Cuma
Original Kar © glan